26 Aralık 2014 Cuma

Bitik yıllar

   

           Bu bir bitik yıl yazısıdır. Bu biten her şeyin sağlamasıdır. Ulaşılamayan hedeflerin, biten aşkların kırmızı kalemle altını çizmektir. 2014 ömrümün sayfalarından çıkmaya yaklaşırken yine aynı yerde olduğunun farkındalığıdır. Neler olmadı ki bu yılda. Neler olmadığının yazısı bu. Her şeyin olabilirliğini bize öğreten, bizi cesaretlendiren hayat yine her elimizi uzattığımızda bir karış yukarı doğru çıkıp bizi sersem umutlarla aşşağıda bırakmaya devam etti bu senede. Başarısız hissetmemiz için çabaladı. Çünkü ne yaparsak yapalım aslında herşey olasılıklı olduğu kadar olasılıksızdı. Bir mevsimi bile atlatamayan heyecanlar, heveslerle doldu kalbim. Yakınlık enflasyonuna yenildi küçük hislerim. Milyonlar biriktirdiğimi düşünürken 5 para etmedi yine yatırımım. Yanlış hisselere mi yatırmaktaydım duygularımı. Belki de bana gereken bir borsa simsarıydı. Fiziksel olarak yine tamlanamadım, cebimde hiç aşk da kalmadı. imf den borç mu almalıydım? Ya da adalet mi beklemeliydim? Davalar mı açmalıydım? Hangi avukat savunabilirdi beni. Kimin kalbine icra davası açabilirdim. Benim bazı adamlardan alacaklarım vardı. Yanlış bir toprakta mı sürdürüyordum adalet arayışımı? Boş ver bunları şimdi, bir yıl daha bitmek üzere..
          Bir yeni yıl daha başlamak üzere...
          Fazla umutluyum yine de. Ait olduğum bir yer var biliyorum. Özlediğim biri değil de bir his var biliyorum. Biriktiriyorum. Belki bu sene diyorum. Neler olmaz ki bu sene.
Neler olmayacağının yazısı bu...

15 Aralık 2014 Pazartesi

Her şey ve Hiçbiri





      Aldım, verdim, ben seni yendim...
 

      Bir oyunda dokunulmazlığı elde etmiş gibi... başka birine dokunamamak gibi...
Eskiden önemliydi iz bırakabilmek. Varoluşunun bir ifadesiydi. İnsani bir hatırlanmaydı. Dokunurdun birine.Dokunmak işteş bir eylemdi. Sen birine dokunduğunda o da sana dokunmuş olurdu. Kriminal izler bırakabilirdin ve bu gerekliydi. Çünkü katili katil yapan maktulün üzerinde bıraktığı izlerdi. Ölürdün, uyanırdın ölümden, izlerinle daha güzel olur, daha canlı olurdun. Şimdi bir dokunmama telaşı. Bir aidiyetsizlik hevesi. Ne zaman bu kadar korkar olduk dönüşmekten, ne zaman bu kadar sevdik kendimizi ve kıyamadık zorunlu değişime? Tenimizle tinimiz ne zaman bu kadar ayrı düştü birbirinden ve tenimize dokunan şey tinimizde hiç iz bırakmadı. Tene dokunmak kolaylaştıkça unuttuk mu asıl bizi? Her anlamda özgürleştiğimizi düşünürken aslında yalnızlaştık mı? Uçsuz bucaksız ihtimalleri olası bırakmak için seçmedik mi hiç birini? Oynamadığımız tüm oyunlarda kazanma ve kaybetme olasılığımız eşitti sonuçta. Kaybetmemek için oynamamayı seçtik belli ki. Yeni kelimeler yaratırken hislerimizi açıklamak için seyreliverdi anlatmak istediklerimiz. Yarım yamalak ve korkak ifadelerimizle mutsuzduk ama keyfimiz yerindeydi. Garip insanlar olduk çıktık. Fazla akıllı, fazla tedbirli...Hayat standartlarımızı yükseltirken, konfor alanımızda kaybettik gerçek duygularımızı. Ne korkunç yaratıklar olduk. Sıkıntı bir canavar gibi boğazımıza yapışmışken tüm hayatımızı umarsız gözlerin önüne serdik. Bir veya bir sürü izleyiciydi bizim soluk alış verişimizi kesmememize neden. Şarj edilebilen canlılara ne zaman dönüştük? Ne zaman sevebileceğimiz insanları birlikte güzel fotoğraf verir miyim diye düşünerek seçmeye başladık? Hepimiz fotoğrafçı, hepimiz yazar, hepimiz filozof hepimiz her şeydik. Ve hiçbiri...

     İronik, biliyorum. Bunları bir bloga yazıyorum. Ben de farklı değilim çünkü. Sadece yarım yamalak bir insan olmaktan suçluluk duyuyorum. Söylemeye cesaret edemediklerimi şakaya vurmaktan, kimsenin benim üzerimde sıyrık dahi bırakamamasından, çok akıllanmamdan fazla akıllanmamdan nefret ediyorum. 17 yaşında günlüğüne '3 yıl geçmiş juliet olmaktan' yazan o kıza ne olduğunu merak ediyorum. Belki de hala buradadır da saklanıyordur. Ne de olsa 13 yıl geçmiş Juliet olmaktan...