13 Ağustos 2013 Salı

dare (f)or truth

Sıradan bir cumartesi gecesi, sıradan bir barda, sıradan bir şekilde bir adam, bir kadınla konuşmaya çalışıyordu;

+Yalnız mı oturuyorsunuz?
-?
+Rahatsız etmiyorsam size eşlik edebilir miyim?
Kadın bir an düşündü;
-Buyrun, dedi.
Adam nereden konu açacağını bilemez gibiydi, ani bir şekilde;
+Ne iş yapıyorsunuz?
Adam sorduğu sorunun basitliği altında ezilirken kadın durumun sıradanlığına uymayan bir yanıt verdi.
-Yalancıyım.
Adam güldü.
+Gerçekten ?
-Gerçekten yalancıyım
+Yani konuştuğumuz her şey yalan mı olacak?
-Yalan söyleyeceğim, bana inanabilirsin.
+Yalan söyleyeceğini söyleyen birine nasıl inanabilirim? Bu zaten bir paradoks oluşturmuyor mu?
-Doğru söyleyeceğime nasıl inanabilirsin; bu yalan söylemek değil mi?
...

l'enfer c'est les autres

             Işıkları açmaya korktuğu ama gitmeye de cesaret edemediği o kapı önünde durdu. Kapının üzerinde son derece özenti duran o yazı ilk defa anlam kazanmıştı. Dışarıdaki ölülerden mi içerideki ölülerden mi daha çok korkuyordu bilemedi. Nasıl bu noktaya gelmişti? Elindeki maket yapmakta kullandığı neşter bıçağını nasıl iki insanın boynunda kalıcı hasar verecek şekilde kullanabilmişti bilemedi. Ani kızgınlık değildi. Tamamen planlamıştı her şeyi. İşten çıkış saatlerini, eve birlikte gelecekleri anı, aort atar damarın vücuttaki yerine nasıl müdahale edeceğini, boyundan kalbin her atışında kanın nasıl şiddetle fışkıracağını, kendi kanlarından ayakları kayıp nasıl aniden düşeceklerini, kurtulmak için sarf edecekleri çabayı, bu çabayı dizginlemek için ekstradan uygulayacağı bacak ve karın bölgesindeki zayıflatıcı saplamaları...Belki de öleceğini öğrenmeseydi asla buna cesaret edemezdi. Vücudunun ölmeye karar verdiğini öğreneli topu topu iki ay, cinayeti planlanmaya başlayalı bir ay yirmi dokuz gün, bir cinayet sebebine sahip olalı tam beş ay, maktulle tanışalı tam tamına beş ay iki hafta geçmişti. Hayatının son iki ayını habis bir hastalıkla savaşmaya çalışarak geçirmek yerine, 'hangi silahla nasıl öldürülür'ü araştırmakla geçirmişti. İşte şimdi hayatında ilk defa hedefinden sapmamış ve başarmıştı. Yerde yatmakta olan hareketsiz cansız bedenlerine baktı. Ayağıyla dürtükledi, hareket yoktu. Bitmişti. Cesaretini toplayıp ellerini yıkadı, kapıyı sessizce açtı ve dışarıya çıktı. Apartmandan açık havaya çıktığında derin derin nefes aldı. Yakalanmadan önce güzel bir yere gitmeliyim, ölmeden önce mutlu olmalıyım dedi, gökyüzüne çevirdi bakışlarını, gülümsedi...

5 Ağustos 2013 Pazartesi

episode 2 to be continued

Uyanmak pek zor oldu. Zira güneş artık sarı ve parlak değildi.Pencerelerden tozlu ve sıcak hava zaten havasız olan odaya intikal etmeye çalışıyordu.Evde tamamen yalnız olduğuna kanaat getirdiğinde yataktan uyuşuk uyuşuk doğruldu.Makyaj yapmasına veya üzerine geçirdiği kıyafetleri incelemesine gerek yoktu.Netice aynıydı. Gri ona yakışmıyordu ve gri bir dünyada yaşamak onun konuşacak kelimelerini sakatlıyordu. Güne uyanırken sigara içmezdi önceleri, ama duman rengi bir dünyada sağlıklı kalmanın anlamı yoktu. Eli çabucak sigarasına gitti, çakmağını bulmak her zamankinden zordu. Küçük çantasının içinde tüm sıradan kadınlar gibi her gün kayboluyordu. Belki de gri renk onu da sıradanlaştırmıştı. Keyifsizce yeni yaktığı sigarayı söndürdü, üzerine dün geçirdiği ne varsa onları geçirip evden dışarı çıktı.Gri kalabalığa katıldı. Acelesiz adımlarla ofise geldiğinde saat neredeyse 10 olmuştu. Bilgisayarı onu çileden çıkarmak için açık bekliyordu. İlk olarak çalışacağı programı sonrasında da konuşacağı programı açtı. Artık konuşmadığından bilgisayarda ki ikinci hamlesi son derece yersizdi. Rutinden hiç şaşmadan ama konuşmadan öğle yemeğini atlatıp çıkış saatine gelebildi. Can sıkıntısı kronikleştiğinden beri çıkışta ne yapacağını düşünmeyi bırakmıştı. Her şey hiç birşey olmamacasına sürüyordu işte. Balmumcudan, Beşiktaşa doğru uzanan o geniş yolda yürümeye başladı. Griye aynı yolda boğulduğundan belki her şey normale burada döner diye umdu, yanıldı. Kurtulamadığı bir katatoniydi hayat. Konuşmadan dahil olabileceği kalabalığın yanına geldiğinde tam olarak psikolojik açıklamasını yapıyordu kendine bu katatoninin. Oturdu ve ilginç olmayan muhabbeti dinlemeye başladı. Bu karabasanda ilginç bulabileceği tek şey ani ölümü olabilirdi.Mesela yolunu baya şaşırmış bir kartal uzun zamandır taşıdığı kaplumbağayı artık yemeye karar verip kabuğu kırılsın diye yere bıraktığında şans eseri altında duruyor olabilirdi, ya da yağmurlu bir havada sahilde yürürken korkunç bir dalga sadece onu alıp kayıplara karışabilirdi, ya da diye düşündü. Bir çok seçenek vardı ilginç olan ya da diye düşündü.Elini bu düşünceleri savuşturmak için saçlarının arasında dolaştırdı. Kafasında eğlenceli bir konuşma oluşturmaya çalıştı, tam başaracaktı ki gözü masanın ortasında manasızca duran manasız bir derginin açık kalmış sayfasına takıldı.Bilmediği bir zamandan bilmediği bir yerin resmi tüm grilere inat kuşe kağıda kaliteli baskısıyla göz kaslarını yoruyordu. Herkes bu manzara karşısında sakin davranıyordu. sanki o sayfadaki o rengarenk fotoğraf yoktu. sanki bütün griyi yırtmıyordu bu fotoğraf. Heyecandan başı dönmeye parmak uçları uyuşmaya başladı. Elini ürkerek dergiye uzattı ve önüne çekti.Fotoğraf 1970lerden bir sahil fotoğrafıydı, bembeyaz kumsal ve masmavi bir deniz ve bir sürü işgalci insan eski tip bikini ve mayolarıyla fotoğrafı alabildiğine renkli kılıyordu. Ağzından çıktığını düşünmeden 'Neresi burası?' diye soru verdi. Grilik sustu. Dikkatini çekmişti, griden saklamalıydı, renkli olduğunu farkettirmişti derginin. Dergiyi kaptığı gibi evine doğru koşmaya başladı.