18 Temmuz 2013 Perşembe

Tu me manques

insan temasına açık, kimli olmaya muhtaç kimsizlik hali.tuhafiye kadar tuhaf, hispanik kadar hisli, anlam kadar anlamsız, var kadar yok.mut kadar mutlu, umutlu.kimlenip kimsesiz kaldığım yıllarca saat.kronik bir öksürük kadar bıktırıcı, alerjik bir hapşuruk kadar istenmeyen...elin eriştiğince yakın, yıldızlar kadar uzak.kristal kırıkları gibi ince hayal kırıkları.varılmış ama gidilememiş, başarılmış ama kazanılamamış.biten hikayelerin başı kadar belirsiz, ölüm kadar belirli.kelime kadar hecelenmiş ama yek parça.atmaya devam eden kalp gibi, dolaşan kan gibi, çalışan tüm organlar gibi huzursuz.sevdiğim şeyler gibi, nefret ettiğim bir milyon şey gibi...doğduğum gibi olduğum gibi.elveda gibi ardından koşan merhaba gibi.geleceksen dün gibi yarın gibi, buluşacaksak sanki bugün gibi hoşgeldin, hoşbuldum diyebilecekmişim gibi.böyle şeyler gibi...

17 Temmuz 2013 Çarşamba

to be continued...

Elleri klavyesinin üzerindeydi her zamanki gibi.Elektronik icatlarla hiç anlaşamasa da işi ellerini hep klavyenin üzerinde gezdirmesini gerektiriyordu.Hava sıcak olduğundan klima amansızca çalışıyor, ve yarattığı sürekli gürültü diğer elektronik cihazlarınkiyle birleşip kulaklarından beynine doğru batıyor, batıyordu.Sürekli bir ses var dedi. Bilgisayarının takıldığı bazı anlarda bu seslere isimler verir bir daha duyduğunda onları bilir tanır olmaktan eğlenirdi.Bilgisayarı işte yine takılmış o gri sesi çıkarmaktaydı. bu ses olsa olsa gri olurdu, başka bir sese benzemezdi gri bir ses, sıkıcılığın aksi gibiydi beyninde oluşturduğu görüntü. Derin bir nefes alıp sesi susturacak konsantrasyona ulaşmaya çabaladı. Bilgisayar direniyordu. Adeta çalışmak istemez gibiydi bu bilgisayar. Ne yapmalı, ne etmeliydi mesai bitimine kadar? Nasıl bir oyalamayla kandırabilirdi zamanı?
İşten çıkışına neredeyse 2 saat daha vardı. Çaresizce sevmediği insanlarla konuşmaya başladı, acaba onları sevmediğinin farkındalar mıydı? Ne kadar iyi rol yapabilirdi iş yerinde sıkılmış bir insan? Sevgisizliğinden kaynaklanan sevimsizliği kendini ele vermiyor muydu? Gri ses bütün bu düşünceleri bastırdı bir an, adeta sağır olmuştu. Ofisteki tüm organizmalar susuyor, teknoloji çığlık atıyordu. Erken gitmeye karar veren patronu bir kaçış kapısıydı belki de. Saat 18.00'ı göstermeden iş yerinden çıktı. Genelde eve yürürdü ama bacakları sakin sakin yürümek için pek, fazla telaşlıydı. Eve gitmek istemiyordu her zamanki gibi ama gidilecek yerlerden de bu garip telaşı bastırabilecek bir insan çıkmayacağının farkındaydı. Kötü bir şeyler olacağı hissi sesle birlikte çoğalıyordu. Artık ofiste olmadığından sesin susmuş olması gerekirdi. Hemen kulaklarına kulaklıklarını yerleştirdi. Bir eliyle tekinsiz bir şekilde saçıyla oynarken diğeriyle de müziğin sesini sonsuza kadar açtı. Gri ses müziğin aralarından ona ulaşmaya hayatını gri bir renge bürümeye devam ediyordu. Attığı her adımda dünya, daha gri renksiz bir yer oluyordu. İlerlediği uçsuz bucaksız geniş yol göz alabildiğine gri idi. Renkler yok olmuştu. Çaresizce arkasına döndü başladığı noktada belli belirsiz bir renkler kümesi bir gök kuşağı görmüşse de o yöne doğru koşarsa renkleri yok edeceğinden korktu. Grilerin gölgelediği yoluna devam etti. Beşiktaş'a vardığında artık bir kaç saat öncesine ait renklerin neye benzediğini hatırlayamaz haldeydi. Gri bir ıslık öttürmeye başladı koyu gri dudaklarının arasından. Eve gitmemeliydi. Gidene kadar her şey siyah bile olabilirdi. Korkuyordu, korkmamalıydı. Önce her gün işten sonra uğradığı Kaset'e gitti. Tanıdık ama gri yüzlerle karşılaştı. Sanki hiç kimse grileştiğinin farkında değilmiş gibi gri bir halde devam ediyordu hayata.Tanrının tuvalindeki tüm renkler birdenbire tükenmiş olduğundan belki de, herkes aynılaşmıştı. Oturdu ve binlerce kelimeyi ard arda sıraladı. O kadar çok kelime bekliyordu ki intihar etmek için, ağzından pat diye yere düşmek için, bu esnada soluk bile alamıyordu. Dizleri sabırsızlandı. Sabırsızlandık biz dizler diye gri bir sesle konuşmaya başladı. Organları,uzuvları grileşiyor. Konuşmaktan başka hiç bir şey yapamıyordu. Derken ağzındaki son kelime de öldükten sonra gri kalabalık kadar gri, Gri kadar sıkıcı kalakaldı. Evine gidip ruhsuz bir uykuya yattığında saat 1.00 dı.

2 Temmuz 2013 Salı

Bayın e hali

uyanıp yaşlı bir adam olduğunu farkettiği nice sabahtan biriydi.eli gayri ihtiyari hiç bir zaman çok gür olamamış saçlarına gitti.uzun yıllar tamamen dökülmesini heyecanla beklediyse de saçları ne tamamen dökülmüş ne de o hep hayalini kurduğu enteresan insan olmasına uygun şekilde olmuştu. ölemeyişini düşündü her sabah yaptığı gibi. ilk uyandığında hep ölemeyişi gelirdi aklına. herkesin pek de güzel öldüğünü düşünürdü. neyse ki kendi vardı ve kendine yetmeyi uzun zaman önce öğrenmiş hayatın tüm gamı ve kasavetinden sıyrılmıştı.o kadar mutluydu ki ömrü, hiç birşey onu mutsuz edemiyordu. türlü şeyler oluyor, türlü haller geliyordu, içinde yaşadığı dünyanın, aralarında bulunduğu insancıkların başına, ancak o bir türlü yıkılmıyor, bir türlü neşesini kaybedemiyordu. etrafındaki herkes öldü böylece ama bay e mutluydu. sadece, yaşlanmayı beklemiyordu. bu onu ilk başlarda şaşırtıyor ama rahatsız etmiyordu. ancak insan standartlarını aşmaya başlayan ömrü onu her gün daha da korkutuyordu. yaşlandığını düşündü. artık iyi görünmediğinden eski ego yükseltme numaralarıyla kendini kandıramıyordu. aynada hala bugün iyi görünüyorsun yazsa da karşısındaki siluet buruş buruş ve garip bir şekilde kararmıştı. yataktan kalkmak için bir bahane bulamasa da ölemeyişi onu bir şeyler yapmaya zorlayarak yataktan kaldırdı. karısı tatlı bir kadındı. eş olarak en yakın arkadaşının kardeşini seçmiş, karısı yaşadığı müddetçe çok tatlı bir hayat sürmüşlerdi. kadın o kadar tatlıydı ki meslek olarak tatlıcılığı seçmiş hayatını fazla şeker ve yağla vıcık vıcık süslemişti. hoşuna gitmişti bu onun. şekere bir meyli vardı. karısını da bunca şeker oluşu yüzünden seçmişti zaten. mefta eşine, az şekerli sevip katlanabilmek mümkün değildi. bol şekerli eşin ne şükür ki hiç çocuğu olmadı. ama bay e istemediğini sandığı çocukları olmayınca bir nebze içerlemişti. ama eşi çok şeker olduğundan mevzu olmadı bu. ne şeker dedi sonra. yaşlanmıştı, ama bay e kadar değil. şeker komasından ölmüştü, 62 den tavşan yaşında. bay e pek üzülse de ölümü bile şekerliydi eşinin.60 senedir yalnız olduğunu düşündü bay e. insan ömrünü geçmiş şeker eşinin yaşı kadar daha yaşamıştı neredeyse. kimse kalmamıştı. o kadar kimse kalmamıştı ki konuşmak isteyen onunla, her gün sadece hayatının 1 gününü düşünmeye tekrar gözünde canlandırmaya çalışmaya başladı. 123 yaşındaki bir adamla kimse konuşmak istemiyordu. yaşlanmıştı işte. yine sevdiği zamanlardan birine gitmeye karar verdi bay e; şeker eşiyle ilk tanıştığı günlere. derken hatırladı, ilk kez bir partide tanışmışlardı. gözlerini kapadı sahne işte oradaydı. partide şeker eşi köpük gibi beyaz bir tül etekle dans ediyordu. birden gözlerini açtı. bir yanlışlık olmalıydı şeker eşi o kadar şekerken bile hiç tül etek giymemiş ve onlar bir partide rastlantı eseri tanışmamıştı .ama hatırası o kadar güçlüydü ki bu yaşadığı bir anı olmalıydı. belki de bundan 80 sene önce 6 saniyeliğine hatırlaması gereken bir anı. çok da kurcalamadı. soğuk bir kış günü galata kulesinin dibinde biten bir geceydi bu. 'güzel bir kadınla' soğuk bir gecede yaşanan yarım bir şey. bir an merak etti acaba o kadına ne olmuştu. sonra 'ölmüştür herhalde'  dedi. saat 10.00 sularını göstermişti bile, düşünceleri yavaşladı. ölemediği bir günün daha sonuna gelmişti. gözlerini ölemeyeceği bir çok gün için kapadı. ölmek için bir nebze gerçek olmak gerektiğini hiç bilemeyecekti.