13 Aralık 2013 Cuma

minör depresyonlar

  -  Yeni hissizlikler;

    Bir anın hayatındaki , tüm hayatındaki, en güzel an olduğunu bilseydin ne yapardın? Bitince bitmesine izin verir miydin?
    Ellerinin arasından kayıp soluklaşmasına? Daha azı için bir dönem sahip olduğunu bırakır mıydın? Ne kadar hiçliğe cesaret edebilirdin güzel bir anı için? Önünde ne kadar süren olduğunu bilemediğin bu dünyada bırakabilir miydin yüzde yüzlerini? Kim için, ne için vazgeçerdin? Kendin için mi?
    Kendi huzurlu ve tam halin için mi? Yarımsak ve kırık kalmanın neresi bu kadar kötü? Mazoşistlik mi bu sürekli o anları parlak tutma isteği? Dünyanın en aşık insanı olarak kalmak istediği için birini mazoşistlikle suçlayabilir misin? Kime ne? Kimin umurunda tabiatımla yapamadığım barış anlaşması. Masaya oturup anlaşamadığımız, tartışıp üzerine sayfayı kapatamadığımız tüm anlarımız kimin umurunda? Fotoğraflamak an be an, beynime , küçük kafama kazınmak belkide  her şeyi. Unutmak istemiyorum, ama unutacağım. Sonsuza kadar aklımdan çıkmasın, sürekli hatırlayıp anda kaybolayım. Ne olur sanki? Retorik sorular deryasında mıyım?
   -   Evet, en iyilerini öldürdün ama kalp masajına hayat öpücüğüne devam ediyorsun. Tekrar nefes alsın istiyorsun. Kalbine saplanan arabayı çıkarmaya çalışıyorsun. Araba tamircileri ve doktorların yadımıyla... Böyle inanılmaz kazalar sadece romanlarda olur diyorsun. Ama oradasın işte. Aşık papağan barında. Cuba Libreleri içiyorsun, bir türlü aşk sarhoşu olamıyorsun. Tam kendini kaybedecekken bir ünite kan veriliyor. Tam bırakacakken, arabanın kaputunu senin kaput bedeninden söküveriyorlar, yeri boşluk kalıyor...
     Doktorlar yaraların öpünce geçer diyor, uf olmuşsun sen küçük diyorlar. Sen ölmek istiyorsun. Büyüyeceksin, büyüyünce sen izleri kaybetmek için seni tekrar ameliyat edeceğiz, estetik dikişler atacağız diyorlar yaralarına. Öpmüyorsun, iyileştirmiyorsun. Kanasın istiyorsun sonsuza kadar. Kan kaybından korkunç bir yara iziyle ölecekken tam, bir ünite kan daha. Araba tamircileri ve doktorlar ısrarla onarmaya çalışıyorlar seni yakışıklı ol istiyorlar, pürüzsüz ol...Çirkinliğe kimsenin tahammülü yok gibi...
    Cılk yaralara, irin kaplı bir vücuda, çatlamış, kararmış bir tene kimsenin tahammülü yok. Kaçıyorsun Aşık Papağan Barı'na...

               Nazlı Eray'a Saygıyla...

7 Aralık 2013 Cumartesi

f for feb

Elini, tenini saçının telini bilmem.
Bir gün gelirsin tanışırız, el sıkışırız.
İçimde bir yerdesin belki hep gizleneceksin.
Adının soğuğunda, yer ettin hep aklımda.
Ruhunun sıcağı kısaltırken ayını, gözümün bebeği izlesin benliğini.
Olmamış bir düş, düşmemişsin daha.
Günlerin en güzelinde çık gel karşıma...

3 Aralık 2013 Salı

at the end of the end

       
            Uyanıp kendini bilmediği bu yerde bulduğunda hava karanlıktı. Eliyle yattığı sert zemini yokladı gözlerini açamamış mıydı yoksa. Bir eli yeri arşınlarken bir eli göz kapaklarının üzerine gitti. Elinin altında gözlerini buldu. Alabildiğince aç bir şekilde ışık aramaktaydı gözleri, diğer eli bozuk toprak bir zeminde hareket halindeydi hala. Elini gözlerinin üzerinden alıp yere koydu bir süre gözleri bu karanlığa göre kendini ayarlasın, en azından etrafındaki şekilleri algılayabilsin diye bekledi. Ama karanlığa alışamıyordu bir türlü, sanki merceğini ayarladıkça gözü, karanlık daha yutucu oluyor daha da kararıyordu. Bu kadar karanlık olabilecek tek yer uzay olabilirdi, ancak rahat nefes alabildiğine ve yerde olduğuna göre pek olası görünmüyordu bu. Bulunduğu yerde doğruldu vücudunu kontrol etti, yara bere yoktu. Ağrı sızı yoktu. Sadece karanlık...Değişen bir şey olmadı artık el yordamıyla da olsa kalkmalıydı bir şeyler yapmalıydı. Doğruldu. Nerede olduğunu hatırlamaya çalıştı buradan önce. Neredeydi? Nasıl buraya gelmişti diye düşündü. Ama burası var mıydı? Sadece karanlık olduğundan bunun ne olduğunu bir yer olup olmadığını bilemedi. Evde miydi? Ev neydi? Bir yerde bulunmak için biri olmak gerekiyordu o biri miydi? Biriyse kimdi? Biraz önce eli ve gözü vardı doğrulmuştu elini tekrar gözüne getirmeye çalıştı ama artık eli yoktu ya gözü? Doğrulmuştu hani, doğrulduysa ayakları bir gövdesi olması gerekirdi. haniydi yoktu hiç biri? Sesi var mıydı peki? Bildiği bir şey, bir mevcudiyet hali var mıydı? Katı mıydı, sıvı mı yoksa gaz mı? Gözü ve eli yoksa yalan mıydı az önceki her şey? Tanıdık bir şey aradı, düşünebildiğini farketti eli yoktu, gözü, gövdesi yoktu ama düşünebiliyordu. Ya bu da eli ve gözü gibi kaybolacak mıydı? Tekrar düşündü gerçekten elini gözüne, diğerini de yere koymuş muydu ki yoksa düşünmüş müydü? En son ne yapmıştı, neredeydi? Garip bir şekilde tüm bunlar onu korkutmuyor, endişelendirmiyor, sadece merak ediyordu. Delicesine bir merak. Düşün dedi neredeydim, bendim, biriydim, ama neredeydim? Geriye sardı her şeyi tekrar yere yattı eli önce yeri yokladı sonra gözünü kontrol etti. Eli var mıydı, ya gövdesi, ya gözü...                      
  Düşüncesi var mı... 
  Düşün...
  Düş...
  Dü...
  D...
  ...

19 Kasım 2013 Salı

nothing serious

Hayatına dair gerçek bir şeyler aradı. Birinin onun için yazmadığı bir şey. Gerçek olmamak çok korkutucuydu.Yaptığı her hareketin birileri tarafından kurgulandığını artık biliyor ama bir türlü isyan edemiyordu.Aslında rolünden başkasıydı o. Ali'den daha komik, Funda'dan daha zeki kendi rolündense daha cesur. Ama olmuyordu işte bir durum komedisinde yardımcı karakter olduğundan birileri onun hakkında acımasızca saçmalıyor ve o bu çizilen sınırların dışına çıkamıyordu. Aslında bunun küçük akvaryum sorunsalı olduğunu biliyordu. Ona küçücük bir akvaryum biçmişler ve kişiliği hakkında daha fazla düşünmedi yazarları. Bir kaç kez konuşmayı denedi. Rüyalarına girmeye çalıştı subliminal mesajlar bırakmak istedi ertesi gün diyaloglarını kuracak beyinlere. Ama yazarları pek umursamadı hatta tanımadılar bu yardımcı karakteri. Biraz kaldı ama rüyalarında ilginç insanlardı yazar ekibi. Farklı korkuları, heyecanları vardı. Eni konu zeka parıltısı içeriyordu her hayalleri. Buna rağmen bu salak senaryoyu nasıl yazmakta ısrar ediyorlardı. 5 karakterlik, tek mekanlık bu aptal senaryo... Kişiliği içten içe bağırıyor baş roldeki kelime oyunu yaparak komik olmaya çalışan iki karaktere çatıyor, ancak kelime oyunlarının sonuna eklenen gülme efektleri tüm aksiyonunu bastırıyordu. Kendini öldürmeyi deniyor bir türlü başarılı olamıyordu. Pencereler bir hiçliğe açılıyor, bıçaklar kendine saplamaya çalıştığı anda tüm sahteliklerini kıvrılıp kırılarak gösteriyor, dekor mekanda ona zarar verecek bir şey bulamıyordu. Bir kaç kez bunu yoldaşlarına açıklamaya çalıştı ama kimsenin umrunda değildi. Herkese yeteri kadar geliyordu her şey. Nasıl böyle sakin kalabiliyorlardı anlamadı.Tam her şeyden vazgeçmişti ki ...

İşte böyle başlardı değil mi hikayeler; işte tam her şeyden vazgeçilen o anda ya da her şeyin kötü gittiğini düşündüğü saf siyaha bürünmüşken dünya.Olmadı. Hiç. Her şeyden vazgeçtiği o anda, her şeyden vazgeçti sadece. Hikayesi uzun değildi bu yardımcı oyuncunun, ne de bu durum komedisinde enteresan bir şey vuku bulacaktı. Daha fazla sorgulamayıp susacaktı, yalanları oynaya oynaya gerçekliği yapacaktı.Hayatına dair gerçekti her şey aramadı...

15 Ekim 2013 Salı

Düşün bence

Durup düşün;
Cinsiyetin cinsin üzerine.cinsiyetin bağlamında öğretilmiş tüm şeyleri durup düşün.yaratılış efsanende, inancında cinsine yüklenenleri düşün. Kadın olmayı erkek olmayı düşün.kutsal mitleri,toplumsal dayatmaları düşün.gece yalnız başına dışarıda isen kötü erkek dünyanın başına getirebileceklerinin korkusunu düşün.kötü erkek bir dünyada yaşadığını düşün. Kendi dünyanda ikinci sınıf olduğunu (pozitif) önekli ayrımcılığı düşün. Kadınlar,kadınlarımız başlıklı şoven seksist deyişleri düşün.bir açıklama getirilirken bile aitlik eki alma zorunluluğunu düşün. Düşün ki düşündüğün her şeyin ataerkil öğretiden öğrendiğin bağlamda olduğunun farkına var. Düşün ki felsefik becerilerinin tarihte yer bulamayacağının farkına var. Helenistik döneme de paganist döneme de fazla gelen kadınlığını düşün. Cadı avlarını, aklı fazlaca çalışan hemcinslerinin bertaraf edilişini düşün. Bir tutam deha örneği gösterdiğin vakit histeri tespitiyle lobotomi uygulanmış güzel beynini düşün.senin kendinden şüphe etmene neden olan tüm toplumu, toplum içinde eriyik tüm kadın ve erkek akıllarını düşün. Bunları düşünürken bu dünyadan olmadığını varsay denklemin dışına al kendini. Farzet ki çok uzak bir galaksinin küçük bir yıldızından yorumlamaktasın tüm düzenekleri. Farzet ki sen bir tanrısın bu düzenekte. Yaratıcısın en nihayetinde. Ben düşünemedim ama lütfen sen düşün...

10 Ekim 2013 Perşembe

Gibberrish

Bundan böyle yollarımız ayrı dedi,
Uyur iken uyanmamacasına, gözleri açık gitmek gibiydi.
Gözleri açık gider miydi?
Ağırlığına karşılık hatalarını tarttı.
Hataları ağır geldi.
Tahterevalli tarttı beni üzerinden fırlattı.
Gözsüz bir adada hem göz bir insan vardı.
Ulaşamadı, erişemedi.
Olmadı, onmadı,
Ayrılmadı etinden kemiğinden acı.
Çivi çiviyi söker dedi
Çaktı çekici üzerine üzerine
Gözleri patladı, düştü yerlere...
Zevk aldı, duydu...
Yaşıyordu...

U&I NOT US!

Yalnızım her zaman ki gibi...
Daha fazla söze gerek var mı; yoksa sızlanıp durmayı mı deneyeceğim yine bilmiyorum.Sanırım sonsuz sızlanma kapasitemi zorlayacağım. Yine...
Evde tek başıma, yarı kapalı gözlerle yediğim çikolatanın pişmanlığıyla, üzerimde neden örtülü olduğunu bilmediğim battaniyeyle tek başıma buraya bunları karalamaktayım. Bundan 500 yıl sonra bu kalebodur kaplı çirkin betonarme apartman ve buna bağlanmış tüm iyi-kötü insan ilişkileri, yeryüzünde bir toz zerresi haline geldiğinde, ben sanki hala bu salonda tek başıma oturur olacağım.

Kaç uygarlık yıkıldı. dünya kaç armegeddon yaşadı.İnsan virüsünü her silmeye çalıştığında geri geldi insan.Yapıştı kene gibi, emdi, iliğini kemiğini sömürdü, yamandı dünyaya.Yine silkinip, silmeye çalıştığında insanı dünya -500 yıl sonra- ben ve yalnızlığım bu uyumsuz iki kişi oturacak burada. Bilmediğim diller, dualar ve hiç bilmediğim her şey arasında tek başıma oturur olacağım. Bir dakika, yalnızlığım vardı. Aslında yalnızlık-(ı)m değildi, değil mi?Çok eşli bir birliktelikti bu, dolayısıyla o bile benim değildi. Benimle otururken aslında onunla uzanmakta, kim bilir başkalarıyla neler neler yapmaktaydı. Hülasa, kovsan gitmeyecek biriydi bu; kapıyı kapardın üzerine, kayar gelirdi, anahtar deliği, eşik yüksekliği demezdi, sızardı. Mecbur kaldığın poligamiden kaçamazdın uzağa. Geldi, aldı içeceğini, oturdu yanıma, biraz askıntı oldu, bir eli bacağımda dolaşmaktaydı. 500 yıl sonrasını fısıldadı bana. Söz verdirdi, sözleştik dedi. Sen ve ben dedi, yanağıma dokundu, saçlarımı sevdi,
SEN
             ve 
                       BEN 
                                     ....

25 Eylül 2013 Çarşamba

sıradanlığın gücü

Farklı;

İnsan sınıflandırmada kullanılan en acımasız kelime...İnsan tanımlamanın en vasat örneği...
Çünkü farklılık tanımlı değildir. Farklı; iyi, kötü olabilir hatta 'farklı' oluşu insanın bir önem ihtiva etmeyebilir. Elizabeth Bathory de farklıdır, Grace Kelly de. Marilyn Monroe da farklıdır, Virginia Woolf de. Hatta görece her birimiz bir diğerimizden farklı değil miyiz? Farklılık bizi dışlar yalnızca. En ilkel güdüdür farklıyı dışlamak.Diyeceksin ki farklı var, farklı var.. Kime göre peki? bunun bir terazisi var mı şu kadar farklıysan tolere edilebilirsin çok sevilirsin, bu kadar farklıysan deli der kapatırız bir yerlere?? farklılık en kesin tabiriyle uyumsuzluk değil midir? Sürüden ayrılmanın maceracı heyecanı kimi ne kadar süre mutlu edebilir? Sürüden ayrılmak bilinçli bir eylem midir? Sen mi sürüden ayrılmışsındır yoksa sürü seni almamış mıdır? Bütün soruları atalım bir kenara , hepsini unutalım sadece şunu düşünelim farklıysan eğer aynını bulmaya çalışırsın hayatın boyunca. Aslında kendi halinle farklı kaçmamaktır istediğin.Sürüye uymak değil sana uygun bir sürüdür aradığın.İnsan ne yazık ki sosyal bir canlıdır ve farklılık bir insanın başına gelecek genetik veya sonradan edinilmiş en büyük lanettir.

13 Ağustos 2013 Salı

dare (f)or truth

Sıradan bir cumartesi gecesi, sıradan bir barda, sıradan bir şekilde bir adam, bir kadınla konuşmaya çalışıyordu;

+Yalnız mı oturuyorsunuz?
-?
+Rahatsız etmiyorsam size eşlik edebilir miyim?
Kadın bir an düşündü;
-Buyrun, dedi.
Adam nereden konu açacağını bilemez gibiydi, ani bir şekilde;
+Ne iş yapıyorsunuz?
Adam sorduğu sorunun basitliği altında ezilirken kadın durumun sıradanlığına uymayan bir yanıt verdi.
-Yalancıyım.
Adam güldü.
+Gerçekten ?
-Gerçekten yalancıyım
+Yani konuştuğumuz her şey yalan mı olacak?
-Yalan söyleyeceğim, bana inanabilirsin.
+Yalan söyleyeceğini söyleyen birine nasıl inanabilirim? Bu zaten bir paradoks oluşturmuyor mu?
-Doğru söyleyeceğime nasıl inanabilirsin; bu yalan söylemek değil mi?
...

l'enfer c'est les autres

             Işıkları açmaya korktuğu ama gitmeye de cesaret edemediği o kapı önünde durdu. Kapının üzerinde son derece özenti duran o yazı ilk defa anlam kazanmıştı. Dışarıdaki ölülerden mi içerideki ölülerden mi daha çok korkuyordu bilemedi. Nasıl bu noktaya gelmişti? Elindeki maket yapmakta kullandığı neşter bıçağını nasıl iki insanın boynunda kalıcı hasar verecek şekilde kullanabilmişti bilemedi. Ani kızgınlık değildi. Tamamen planlamıştı her şeyi. İşten çıkış saatlerini, eve birlikte gelecekleri anı, aort atar damarın vücuttaki yerine nasıl müdahale edeceğini, boyundan kalbin her atışında kanın nasıl şiddetle fışkıracağını, kendi kanlarından ayakları kayıp nasıl aniden düşeceklerini, kurtulmak için sarf edecekleri çabayı, bu çabayı dizginlemek için ekstradan uygulayacağı bacak ve karın bölgesindeki zayıflatıcı saplamaları...Belki de öleceğini öğrenmeseydi asla buna cesaret edemezdi. Vücudunun ölmeye karar verdiğini öğreneli topu topu iki ay, cinayeti planlanmaya başlayalı bir ay yirmi dokuz gün, bir cinayet sebebine sahip olalı tam beş ay, maktulle tanışalı tam tamına beş ay iki hafta geçmişti. Hayatının son iki ayını habis bir hastalıkla savaşmaya çalışarak geçirmek yerine, 'hangi silahla nasıl öldürülür'ü araştırmakla geçirmişti. İşte şimdi hayatında ilk defa hedefinden sapmamış ve başarmıştı. Yerde yatmakta olan hareketsiz cansız bedenlerine baktı. Ayağıyla dürtükledi, hareket yoktu. Bitmişti. Cesaretini toplayıp ellerini yıkadı, kapıyı sessizce açtı ve dışarıya çıktı. Apartmandan açık havaya çıktığında derin derin nefes aldı. Yakalanmadan önce güzel bir yere gitmeliyim, ölmeden önce mutlu olmalıyım dedi, gökyüzüne çevirdi bakışlarını, gülümsedi...

5 Ağustos 2013 Pazartesi

episode 2 to be continued

Uyanmak pek zor oldu. Zira güneş artık sarı ve parlak değildi.Pencerelerden tozlu ve sıcak hava zaten havasız olan odaya intikal etmeye çalışıyordu.Evde tamamen yalnız olduğuna kanaat getirdiğinde yataktan uyuşuk uyuşuk doğruldu.Makyaj yapmasına veya üzerine geçirdiği kıyafetleri incelemesine gerek yoktu.Netice aynıydı. Gri ona yakışmıyordu ve gri bir dünyada yaşamak onun konuşacak kelimelerini sakatlıyordu. Güne uyanırken sigara içmezdi önceleri, ama duman rengi bir dünyada sağlıklı kalmanın anlamı yoktu. Eli çabucak sigarasına gitti, çakmağını bulmak her zamankinden zordu. Küçük çantasının içinde tüm sıradan kadınlar gibi her gün kayboluyordu. Belki de gri renk onu da sıradanlaştırmıştı. Keyifsizce yeni yaktığı sigarayı söndürdü, üzerine dün geçirdiği ne varsa onları geçirip evden dışarı çıktı.Gri kalabalığa katıldı. Acelesiz adımlarla ofise geldiğinde saat neredeyse 10 olmuştu. Bilgisayarı onu çileden çıkarmak için açık bekliyordu. İlk olarak çalışacağı programı sonrasında da konuşacağı programı açtı. Artık konuşmadığından bilgisayarda ki ikinci hamlesi son derece yersizdi. Rutinden hiç şaşmadan ama konuşmadan öğle yemeğini atlatıp çıkış saatine gelebildi. Can sıkıntısı kronikleştiğinden beri çıkışta ne yapacağını düşünmeyi bırakmıştı. Her şey hiç birşey olmamacasına sürüyordu işte. Balmumcudan, Beşiktaşa doğru uzanan o geniş yolda yürümeye başladı. Griye aynı yolda boğulduğundan belki her şey normale burada döner diye umdu, yanıldı. Kurtulamadığı bir katatoniydi hayat. Konuşmadan dahil olabileceği kalabalığın yanına geldiğinde tam olarak psikolojik açıklamasını yapıyordu kendine bu katatoninin. Oturdu ve ilginç olmayan muhabbeti dinlemeye başladı. Bu karabasanda ilginç bulabileceği tek şey ani ölümü olabilirdi.Mesela yolunu baya şaşırmış bir kartal uzun zamandır taşıdığı kaplumbağayı artık yemeye karar verip kabuğu kırılsın diye yere bıraktığında şans eseri altında duruyor olabilirdi, ya da yağmurlu bir havada sahilde yürürken korkunç bir dalga sadece onu alıp kayıplara karışabilirdi, ya da diye düşündü. Bir çok seçenek vardı ilginç olan ya da diye düşündü.Elini bu düşünceleri savuşturmak için saçlarının arasında dolaştırdı. Kafasında eğlenceli bir konuşma oluşturmaya çalıştı, tam başaracaktı ki gözü masanın ortasında manasızca duran manasız bir derginin açık kalmış sayfasına takıldı.Bilmediği bir zamandan bilmediği bir yerin resmi tüm grilere inat kuşe kağıda kaliteli baskısıyla göz kaslarını yoruyordu. Herkes bu manzara karşısında sakin davranıyordu. sanki o sayfadaki o rengarenk fotoğraf yoktu. sanki bütün griyi yırtmıyordu bu fotoğraf. Heyecandan başı dönmeye parmak uçları uyuşmaya başladı. Elini ürkerek dergiye uzattı ve önüne çekti.Fotoğraf 1970lerden bir sahil fotoğrafıydı, bembeyaz kumsal ve masmavi bir deniz ve bir sürü işgalci insan eski tip bikini ve mayolarıyla fotoğrafı alabildiğine renkli kılıyordu. Ağzından çıktığını düşünmeden 'Neresi burası?' diye soru verdi. Grilik sustu. Dikkatini çekmişti, griden saklamalıydı, renkli olduğunu farkettirmişti derginin. Dergiyi kaptığı gibi evine doğru koşmaya başladı.

18 Temmuz 2013 Perşembe

Tu me manques

insan temasına açık, kimli olmaya muhtaç kimsizlik hali.tuhafiye kadar tuhaf, hispanik kadar hisli, anlam kadar anlamsız, var kadar yok.mut kadar mutlu, umutlu.kimlenip kimsesiz kaldığım yıllarca saat.kronik bir öksürük kadar bıktırıcı, alerjik bir hapşuruk kadar istenmeyen...elin eriştiğince yakın, yıldızlar kadar uzak.kristal kırıkları gibi ince hayal kırıkları.varılmış ama gidilememiş, başarılmış ama kazanılamamış.biten hikayelerin başı kadar belirsiz, ölüm kadar belirli.kelime kadar hecelenmiş ama yek parça.atmaya devam eden kalp gibi, dolaşan kan gibi, çalışan tüm organlar gibi huzursuz.sevdiğim şeyler gibi, nefret ettiğim bir milyon şey gibi...doğduğum gibi olduğum gibi.elveda gibi ardından koşan merhaba gibi.geleceksen dün gibi yarın gibi, buluşacaksak sanki bugün gibi hoşgeldin, hoşbuldum diyebilecekmişim gibi.böyle şeyler gibi...

17 Temmuz 2013 Çarşamba

to be continued...

Elleri klavyesinin üzerindeydi her zamanki gibi.Elektronik icatlarla hiç anlaşamasa da işi ellerini hep klavyenin üzerinde gezdirmesini gerektiriyordu.Hava sıcak olduğundan klima amansızca çalışıyor, ve yarattığı sürekli gürültü diğer elektronik cihazlarınkiyle birleşip kulaklarından beynine doğru batıyor, batıyordu.Sürekli bir ses var dedi. Bilgisayarının takıldığı bazı anlarda bu seslere isimler verir bir daha duyduğunda onları bilir tanır olmaktan eğlenirdi.Bilgisayarı işte yine takılmış o gri sesi çıkarmaktaydı. bu ses olsa olsa gri olurdu, başka bir sese benzemezdi gri bir ses, sıkıcılığın aksi gibiydi beyninde oluşturduğu görüntü. Derin bir nefes alıp sesi susturacak konsantrasyona ulaşmaya çabaladı. Bilgisayar direniyordu. Adeta çalışmak istemez gibiydi bu bilgisayar. Ne yapmalı, ne etmeliydi mesai bitimine kadar? Nasıl bir oyalamayla kandırabilirdi zamanı?
İşten çıkışına neredeyse 2 saat daha vardı. Çaresizce sevmediği insanlarla konuşmaya başladı, acaba onları sevmediğinin farkındalar mıydı? Ne kadar iyi rol yapabilirdi iş yerinde sıkılmış bir insan? Sevgisizliğinden kaynaklanan sevimsizliği kendini ele vermiyor muydu? Gri ses bütün bu düşünceleri bastırdı bir an, adeta sağır olmuştu. Ofisteki tüm organizmalar susuyor, teknoloji çığlık atıyordu. Erken gitmeye karar veren patronu bir kaçış kapısıydı belki de. Saat 18.00'ı göstermeden iş yerinden çıktı. Genelde eve yürürdü ama bacakları sakin sakin yürümek için pek, fazla telaşlıydı. Eve gitmek istemiyordu her zamanki gibi ama gidilecek yerlerden de bu garip telaşı bastırabilecek bir insan çıkmayacağının farkındaydı. Kötü bir şeyler olacağı hissi sesle birlikte çoğalıyordu. Artık ofiste olmadığından sesin susmuş olması gerekirdi. Hemen kulaklarına kulaklıklarını yerleştirdi. Bir eliyle tekinsiz bir şekilde saçıyla oynarken diğeriyle de müziğin sesini sonsuza kadar açtı. Gri ses müziğin aralarından ona ulaşmaya hayatını gri bir renge bürümeye devam ediyordu. Attığı her adımda dünya, daha gri renksiz bir yer oluyordu. İlerlediği uçsuz bucaksız geniş yol göz alabildiğine gri idi. Renkler yok olmuştu. Çaresizce arkasına döndü başladığı noktada belli belirsiz bir renkler kümesi bir gök kuşağı görmüşse de o yöne doğru koşarsa renkleri yok edeceğinden korktu. Grilerin gölgelediği yoluna devam etti. Beşiktaş'a vardığında artık bir kaç saat öncesine ait renklerin neye benzediğini hatırlayamaz haldeydi. Gri bir ıslık öttürmeye başladı koyu gri dudaklarının arasından. Eve gitmemeliydi. Gidene kadar her şey siyah bile olabilirdi. Korkuyordu, korkmamalıydı. Önce her gün işten sonra uğradığı Kaset'e gitti. Tanıdık ama gri yüzlerle karşılaştı. Sanki hiç kimse grileştiğinin farkında değilmiş gibi gri bir halde devam ediyordu hayata.Tanrının tuvalindeki tüm renkler birdenbire tükenmiş olduğundan belki de, herkes aynılaşmıştı. Oturdu ve binlerce kelimeyi ard arda sıraladı. O kadar çok kelime bekliyordu ki intihar etmek için, ağzından pat diye yere düşmek için, bu esnada soluk bile alamıyordu. Dizleri sabırsızlandı. Sabırsızlandık biz dizler diye gri bir sesle konuşmaya başladı. Organları,uzuvları grileşiyor. Konuşmaktan başka hiç bir şey yapamıyordu. Derken ağzındaki son kelime de öldükten sonra gri kalabalık kadar gri, Gri kadar sıkıcı kalakaldı. Evine gidip ruhsuz bir uykuya yattığında saat 1.00 dı.

2 Temmuz 2013 Salı

Bayın e hali

uyanıp yaşlı bir adam olduğunu farkettiği nice sabahtan biriydi.eli gayri ihtiyari hiç bir zaman çok gür olamamış saçlarına gitti.uzun yıllar tamamen dökülmesini heyecanla beklediyse de saçları ne tamamen dökülmüş ne de o hep hayalini kurduğu enteresan insan olmasına uygun şekilde olmuştu. ölemeyişini düşündü her sabah yaptığı gibi. ilk uyandığında hep ölemeyişi gelirdi aklına. herkesin pek de güzel öldüğünü düşünürdü. neyse ki kendi vardı ve kendine yetmeyi uzun zaman önce öğrenmiş hayatın tüm gamı ve kasavetinden sıyrılmıştı.o kadar mutluydu ki ömrü, hiç birşey onu mutsuz edemiyordu. türlü şeyler oluyor, türlü haller geliyordu, içinde yaşadığı dünyanın, aralarında bulunduğu insancıkların başına, ancak o bir türlü yıkılmıyor, bir türlü neşesini kaybedemiyordu. etrafındaki herkes öldü böylece ama bay e mutluydu. sadece, yaşlanmayı beklemiyordu. bu onu ilk başlarda şaşırtıyor ama rahatsız etmiyordu. ancak insan standartlarını aşmaya başlayan ömrü onu her gün daha da korkutuyordu. yaşlandığını düşündü. artık iyi görünmediğinden eski ego yükseltme numaralarıyla kendini kandıramıyordu. aynada hala bugün iyi görünüyorsun yazsa da karşısındaki siluet buruş buruş ve garip bir şekilde kararmıştı. yataktan kalkmak için bir bahane bulamasa da ölemeyişi onu bir şeyler yapmaya zorlayarak yataktan kaldırdı. karısı tatlı bir kadındı. eş olarak en yakın arkadaşının kardeşini seçmiş, karısı yaşadığı müddetçe çok tatlı bir hayat sürmüşlerdi. kadın o kadar tatlıydı ki meslek olarak tatlıcılığı seçmiş hayatını fazla şeker ve yağla vıcık vıcık süslemişti. hoşuna gitmişti bu onun. şekere bir meyli vardı. karısını da bunca şeker oluşu yüzünden seçmişti zaten. mefta eşine, az şekerli sevip katlanabilmek mümkün değildi. bol şekerli eşin ne şükür ki hiç çocuğu olmadı. ama bay e istemediğini sandığı çocukları olmayınca bir nebze içerlemişti. ama eşi çok şeker olduğundan mevzu olmadı bu. ne şeker dedi sonra. yaşlanmıştı, ama bay e kadar değil. şeker komasından ölmüştü, 62 den tavşan yaşında. bay e pek üzülse de ölümü bile şekerliydi eşinin.60 senedir yalnız olduğunu düşündü bay e. insan ömrünü geçmiş şeker eşinin yaşı kadar daha yaşamıştı neredeyse. kimse kalmamıştı. o kadar kimse kalmamıştı ki konuşmak isteyen onunla, her gün sadece hayatının 1 gününü düşünmeye tekrar gözünde canlandırmaya çalışmaya başladı. 123 yaşındaki bir adamla kimse konuşmak istemiyordu. yaşlanmıştı işte. yine sevdiği zamanlardan birine gitmeye karar verdi bay e; şeker eşiyle ilk tanıştığı günlere. derken hatırladı, ilk kez bir partide tanışmışlardı. gözlerini kapadı sahne işte oradaydı. partide şeker eşi köpük gibi beyaz bir tül etekle dans ediyordu. birden gözlerini açtı. bir yanlışlık olmalıydı şeker eşi o kadar şekerken bile hiç tül etek giymemiş ve onlar bir partide rastlantı eseri tanışmamıştı .ama hatırası o kadar güçlüydü ki bu yaşadığı bir anı olmalıydı. belki de bundan 80 sene önce 6 saniyeliğine hatırlaması gereken bir anı. çok da kurcalamadı. soğuk bir kış günü galata kulesinin dibinde biten bir geceydi bu. 'güzel bir kadınla' soğuk bir gecede yaşanan yarım bir şey. bir an merak etti acaba o kadına ne olmuştu. sonra 'ölmüştür herhalde'  dedi. saat 10.00 sularını göstermişti bile, düşünceleri yavaşladı. ölemediği bir günün daha sonuna gelmişti. gözlerini ölemeyeceği bir çok gün için kapadı. ölmek için bir nebze gerçek olmak gerektiğini hiç bilemeyecekti.

26 Haziran 2013 Çarşamba

bullshit

Beynim işgal altında;

Bir zaman önce usumdan kovaladığım tüm sesler geri geldiler. Demokrasiyle, koalisyonla yönetilmeye alışık değildim oysa ki. Bir benler ordusu darbe gerçekleştirdi kafatasımda. Sus dedikçe bağırdı hepsi. Ampute etmeye çalıştıkça, hidravari bir şekilde ikiye katlandı, çoğaldılar. Artık o kadar çok olmuşlardı ki yoruldum teslim oldum ben de.Şimdi topluluk ne derse, nereye çekerse oraya gidiyoruz. Güle güle denge, güle güle normalleşme çabaları, güle güle yolunda gelişen tüm şeyler.
Denemedim diyemeyiz değil mi? Kendim sandığım kişi denedik en azından di mi?

24 Haziran 2013 Pazartesi

sorrow for sea

küçük kayık melankoliden bir denizde dalgalara bata çıka yol almaktaydı.kayık başıboş, sahipsiz, yönsüz ve  neden bu denizde olduğunu bilmeden dayanmaya, dalgalara göğüs germeye çalışıyordu. o kadar denizin ortasında kalmıştı ki, onu denizin ortasına çeken şeyin ne olduğunu sorgulamaya bile cesaret edememişti.belki hain bir deniz kızı ya da sirendi onu böyle büyük dalgaların, denizin ortasında belirip kaybolan, korku yüklü kayalıkların eline bırakan. Belki küçük kayık kaderine razı gelip bırakmalıydı dalgalar içine girsin, kayalıklar huş ağacından oyulmuş gövdesini parçalasın.ama 623'den tavşan yapmaya başladığı günden beri vazgeçmemişti hiç yaşamaktan. En nihayetinde 62 den tavşan yapanlardan farklıydı o. o yüzden belki de denizin ortasında kayalara vurup dağılmanın, su alıp batmanın, yaşama tutunmanın eşiğindeydi.
Belki yelkenli olduğuna inanıp başlamıştı yolculuğuna, küreklerini bırakıp rüzgara teslim olmuştu. Ama rüzgarı hiç bilmediğinden derme çatma yelkeniyle idare edememiş, rüzgarın ivmelediği hareketini kaybetmiş, denizin ortasında kalakalmıştı. 62den tavşan yapabilen tüm görkemli yelkenliler bir bir rüzgara kapılmış ulaşmak istedikleri rotada ilerlemişti, küçük kayığa dalgalar ve kayalıklar kalmıştı.sahil güvenlik gelmezdi böyle serseri kayıklar için.derken uzaklarda bir ışık gördü. tüm umutsuzluğun içinde, tüm melankoli denizinde çok uzaklardan ona doğru gelen ince zayıf bir ışık.denemeye başladı. ulaşmaya çalıştı. ancak bir hain dalga ile melankoli denizine gömüldü. huş gövdesi artık yosunlar ve türlü planktonlara, balıklara ev sahipliği yaparak çürüyecekti. asla bilemedi küçük kayık umut ettiği o ışık mevsimin bir oyunu, hiç bir yere ait olmayan kuzey ışığından başkası değildi. Ölürken üzülmüştü küçük kayık ama en başından beri hiç şansı olmadığını hiç bilemedi.

17 Haziran 2013 Pazartesi

faith, hope, imagine

Umut var içimde, durduramazsın ki. Elimi kolumu bağlasan da, kapıdan kafamı çıkarmama engel olsan da kafamın içini hapsedemezsin ki. Benim hayal gücüm uçsuz bucaksız hayal etmeme engel olamazsın ki. Oturup ağlamadım hiç bir şey için, çaresiz kaldığımda başka bir yolunu buldum denemenin, kolay değilim ki. Kolayı hiç bir zaman sevmedim ki. Sorgulamadan inandığım hiç bir şey yok ki. Kendimden şüpheye düşüremezsin ki.
Simurgum ben. Yendim sandığın, öldü sandığın her an yenileniyorum büyüyorum. Beni ne zamana kadar görmezden gelebilirsin?  Havadayım, sudayım, baktığın aynadayım.



6 Haziran 2013 Perşembe

girly, girl stuff 28.01.2013

kız muhabbetlerinden artık bıkmış olabilirdi. hepsi aynıydı; aşksızlık üzerine, evlenmek, çocuk yapmak üzerine...
güzel olan her şey anlardaydı oysa ki. an olan her şey gerçek kalan her şey planlıydı. planlı olan her şeyin içinde pazar payı vardı. pazarlık değil 'pazar'. pazarda mezat vardı. en fazla değil en düşüğü öneren kazanırdı.
en düşüğü önermek bir ustalıktı. alıcıyı doğru tartmaya dayanırdı. ben hiçbir zaman adamın cebindekini bilemedim. pazar kalabalığını itiş kakışı sevmediğimden yalnız kalmıştım. konuşulan her şeyden uzak kalmıştım. imitasyon jestler kazanmaya çalıştıysam da olmadı. yani şempanze değildim taklitlerim sürekli olamıyordu.
dünyanın en güzel anını sürüklemezdim. zaten anlık bir hevesle dünyanın en güzel anı sürüklenmemeliydi. artık biliyorum. olduğumca, mükemmel kalmalıydı. zaten süregelen her şey bozulmaya mahkum değil miydi? tasarımda bile ölüme mahkumdu. bir daha kimseyi ilk kez öpmeyecek, ilk kez uyumayacak, ilk kez gece 4 e kadar dans etmeyecek, bir yabancının ayakkabılarını giymeyecektim. her şey tek seferlik, tek anlık...
dünya da öyle...
aslında sadece ama sadece bir kez uyuyup, sadece bir kez uyanıyoruz. uykularımız tek düşlük, ideallerimiz tek, tutkularımız, şehvetimiz zerreciklerden ibaret...
hayatın tek düzeliğine girmeyen tek olan her şeyi selamlıyorum. tek seferde hayat... seni alabildiğine sevip, alabildiğine nefret ediyorum. ben varolduğumca var ol hayat. babannemin de söylediği gibi ' benden sonrası tufan'...
alabildiğince aşık, sevgili, yalnız, mutsuz, mut, mutlu, alabildiğince her şeyim bu an.
anı anlayarak...

3 Haziran 2013 Pazartesi

life as we know it


Hayatın evirdiği yöne seyahat...
Ne monoton her şey rutin dediğimiz günler vardı ya hani artık yoklar. Polis bir felaket anında (cinayet,hırsızlık,darp...) baş vuracağın ilk yerdi ya artık değil, hani adaletini kendin aramazdın yargıya seni koruyacak kanunlara güvenirdin ya artık güvenemezsin. Umutsuzun son umudu gibi belkide sarıldığın eylem durumu.İnanman gereken her şeyin -hepsine 5 gün öncesinde inanıyordun demesem de- inanılmaz hale gelmesinden, yaşama umudunu canlı tutmak için buna inanmaya ihtiyacın var. Benim inanmaya ihtiyacım var. Bir şeylerin iyi gitmeden önce kötüleşeceğine inancım var, komik de gelse iyilerin doğruların kazanacağına çocuksu bir inancım var, mutlu bir geleceğe, her şeye rağmen savaşın çekici kıldığı barışa, nefret ettiğim insanların değerlerini arttırdığı sevdiğim insanlara, dünyadan ayrılsalar dahi yanımdan yüreğimden ayrılmayan aileme, beni mutlu etse de üzse de bir zaman aşkımın öznesi olan adamlara en çokta soluduğum havaya tükenmesi imkansız bir inancım var.çünkü ben inanmadan yaşayamam .

27 Mayıs 2013 Pazartesi

Pick me choose me love me

Zamanlama

Her zaman en önemli şey buydu. Zamanı yakalama, ol denildiğinde olma. Çocukken bir kaç milyon kişiyle gireceğim sınavda dedeme kadar herkesi endişelendiren kendime has yavaşlığımdı. Ben acele etmezdim, soruyu 33 snde okuyup cevaplamak için kendimi zorlamazdım. Bu zamana kadar olumsuz etkilerini görmedim. Ya da görmedim sandım. Dönüp baktığımdaysa, her şey için geç kalmışım. Ağzımdan çıkan her soru, her cevap, istediğim veya nefret ettiğim herşey için geç. Belki bugün bir yerde okuduğum gibi geç yapmak önemli değil sadece daha iyi yapmak önemlidir. Ama eleştirel bir gözle kendime baktığımda ne google oldum, ne facebook...
Sıkıcı bir sıradışılık...
Zamanında oyunu bırakmak, eğlenceyi, insanları, işleri ...
Zamanında sev beni, tut beni, seç beni demek. Zamanında...
Zamanlamada hep çok kötü oldum. Hep geç...
Soruları hep geç yanıtladım. Bazen o kadar geç olmuştu ki yanıtları vermek için cevap yerine boşlukta bir ses oldu söylediğim şeyler. Yankısı bile kalmamıştı soruların.
Pişmanlık duymuyorum yaptığım, söylediğim şeylerden, haksızlık edemiyorum anlarıma. Kızgın kalamıyorum hiç kimseye ya da kötü dileklerim olamıyor. Komik ama bırakamıyorum hissettiklerimi. Sanki sonsuzda bir penpen anları müzesi var her biri orada bekliyor. Evlerini çöp ev haline getiren insanlar gibi bende anlarımı  içimde yer kalmayana kadar biriktiriyorum. Belki kendi ölümümü bu şekilde tahayyül etmemin nedeni budur. Belkide somut bir birikim olmayacak ama o kadar birikmiş olacak ki her şey o kadar tutup atamayacağım ki her şeyi kendi içimde nefessiz kalacağım.
Zamanlamayı hiç beceremeyeceğim o yüzden şimdiden geç kalacağım her şey için ;
Artık eve gidiyorum.
Oyunu bırakıyorum.
Sınavı, projeyi yetiştiriyorum.
İşi bırakıyorum.
Seni seviyorum.
Beni seçmeni istiyorum.
Şu an yanımda olmana ihtiyacım var.
Bisiklete binmeyi öğrenmek istiyorum.
Seni görmek istiyorum.
Benim ol.

22 Nisan 2013 Pazartesi

Akşam yemeği

Çek ve at...

Gittiğimiz yerlere bir daha gidememek, geçtiğimiz anlara bir daha dönememek...
Zamanın en büyük hilesi bu değil mi?
Aslında yaptığımız herşey çek-at. Hayat bir göz kırpışı kadar mesafede, hiç bir an yavaş çekimde geçmemekte istediğimiz kadar. İçinde bulunduğumuz her sorun yumağı çek ve at.Tekrarı mümkün mü aynı duyguların ya da aynı denemelerin? Sıradanlaşma, aynılaşma diye bir şeyin olmadığını ne zaman fark edecek insanoğlu? Durumlar sıradanlaştığı ölçüde sen farklılaşıyorsan kim sıradan olduğunu iddia edebilir yaşadıklarının. Eskiden istediğim pürleşme belki de sadece bir ütopyaydı. Ütopyalar kurulu hayaller ya, ütopyamı gerçek kılarsan eğer mutsuz etmez misin beni? Ya da hayal gücümü eğitmeye daha uzağını kurgulamaya mı yardımcı olmak niyetinde zaman.
Kafamdaki soru işaretleri o kadar yer kaplar oldu ki bir yemekli davet verdim. Davetliler arasında Zaman, Şehir vardı.
Şehirle tanıştık. Birbirimize gelip gittiğimiz olmuştu. Hep kaliteliydi birlikteliğimiz. Birbirimizi hayal kırıklığına uğratmadığımız, saygı duyduğumuz uzun yıllar olmuştu. Ama Zaman güzel miydi çirkin miydi tahayyül bile edemiyordum. Sadece konuşmamız gerekiyordu. Biraz korkuyordum ama buluşma kaçınılmazdı. Kaçmamalıydım. Yemeği hazırlarken heyecanımı kontrol etmeye çalışıyordum. Güzel bir sofra olacak Şehir çok memnun kalacaktı. Peki Zaman? Saatler 19.00 olmuştu bu da ilk intiba için toplam yarım saatimin ancak olduğu anlamına geliyordu.Ben bunları düşünürken kapı çalmaya başladı.
Erkencileri sevmezdim gelen Zamandı.

14 Nisan 2013 Pazar

Bloody sunday



Pazar günü yine başladı. Sabahının ilk ışıkları ile birlikte kentin kapısından aynı koyu kıyafetli, aynı karamsar, aynı küf kokulu adam geldi. Her pazar gelirken mutlaka ama mutlaka insanın birden fazla duyusuna hitap edecek şekilde kendine çeki düzen verirdi.Her pazar farklı ama her pazar sıkıcı olmayı istikrarlı bir şekilde sürdürmekteydi.Kentin kapısından süzülüp evimin alışıldık yolunu bulması çok sürmedi. Uyuyamadığım yatağımda 5 e kadar saydım ki kapı çalındı.Çıplak bacaklarım battaniyenin sıcağından ayrılmamakta pek fazla ayak diretemedi. Kapıya giden yol uzun ve soğuktu. parmak ucuna yükselip yerle temasımı minimuma indirip hızlıca kapıya yöneldim. Meraksızca kapıyı açıp yatağıma geri döndüm. Kapıyı sertçe kapattığını duydum. Adım sesleri ağır ağır odama doğru ilerliyordu kapıyı görüşümden çıkarmak için sırtımı döndüm. Dünyada ki tüm oksijeni içine çekmeye çalışır gibi sesli sesli nefes almakta hiç konuşmamaktaydı. Bu bir taktik olmalıydı kimse bu kadar derin nefes alamazdı alması için neden yoktu. Böyle nefesler için tasarlanmamıştı insan ciğerleri. Canım istemeyerek döndüm. Yüzünde silinmesi zor bir sırıtışla bana baktı sadece.

-Yine pazar hiç sektirmiyorsun.
+Seni sadece pazarları seviyorum biliyorsun
-Ne mutlu bana, bunları söyledin ya hayatım şimdi muhteşem oldu.
+Hiç bir pazarının muhteşem olmayacağını ikimizde biliyoruz.Şimdi benim için o yataktan çıkman lazım yapılacak işlerimiz var.
-Hep aynı, hep aynı...

Söylenerek yataktan kalktım. Pazar günleri giyinmeyi oldum olası sevmezdim, üzerime dünden çıkardığım ne varsa geçiriverdim. Beraberce salona geçtik televizyon açık dünyanın en saçma programı oynamaktaydı. Oturduk ve pazar başladı.

12 Nisan 2013 Cuma



           Tüme başlamak için güzel bir saatti. Bana 5 kalmış benliğim aynalara bakmış şöyle bir süslenmişti.Zamane dertlerinden öyle arınmış öyle telaşsız kalmıştım ki bu saatte, dünyanın bütün fitne fucur zihinleri telaşla sinirlenmişti.Sanki elimde kocaman bir elma vardı da bu elma, aldığım her ısırık sonrasında tamlanıyordu. Ben bu ruheti harikaya erdiğim vakitte, tam bana bir kala kapı çaldı. Tam zamanındaydı; ne erken ne geç. Kapıyı açarken müslin elbisem hışırdadı gelenle yarışa girmişçesine süslüydüm.
   -Hoşgeldin, dedim.
Evi rahatlığında geçip yayıldı salonuma.Geçkince bu kadın tazeliğime inat frapan ve şuhtu.Sanki ben olamayacağını bildiğinden bambaşka olmaya karar vermişti. Oysa ilk karşılaşmamızda onun da üzerinde müslinden bir gecelik ve çıplak bir surat vardı. Yo bu kadar terbiyesizlikte olamazdı, benim özene bezene hazırlandığım buluşmamıza akşamdan kalma gelmek hiç yakışmazdı. En nihayetinde saat ben olmuştum biraz özen göstermesi gerekirdi.İlk çay servisini yapana kadar hiç konuşmadı, kafasını toplaması için biraz zaman verdim. Tüm perişanlığına rağmen hala pek güzeldi. Onun yaşına varabilip o olabilmek isterdim ama olamayacağımın bilinciyle pek de umut etmedim.

-Anlat bakalım İSTANBUL , dedim.

Kenarında öpücükler sakladığı dudakları sadece benim için kıpırdadı ...