17 Ocak 2016 Pazar
Bıraktım, dağınık kaldı
Yağmur yağıyor. Hava ağır... Önümde kocaman bir fincan çay, karşımdaki masada bir çift yaptıkları yürüyüşü tatlıyla ödüllendiriyor. Arkamdaki gayri müslim bir grup nişantaşlı yeni ayaklandı ve mekandan ayrıldı. Hava soğuk, çay sıcak... Anlamını yitiren kaybolan insanlar gibi gri bir tadı var havanın. Çocukluğumun soğuk pazarları gibi, banyo sonrası ufak ufak üşümek gibi... Aldığın hazları 0 ile çarp, mutluluğu iki musluktan bu havuza doldur sonra 3 muslukla boşalt. Unla şekeri çırp sadece ve ver fırına... İşte böyle bir gün. Ne içinde yüzülebilecek bir havuz var, ne de yenecek iyi kabarmış bir kek sonuçta. Her şey hem tam olması gibi hem de hiç birşey yerinde değil. Düzenli bir insan olsam bir yerinden başlar ve toplardım hayatı ama bırakıyorum dağınık kalsın. Bırakıyorum dağınıklığın içinde yok olsun bazı isteklerim. Ben görmezden geldikçe kaybolurlar belki. Annem arar da bulamaz. Bir annenin dahi bulamadığı şey tamamen kaybolmuş sayılmaz mı hem?
11 Ocak 2016 Pazartesi
Kaybettik
Boşa koysa dolmuyor, doluya koysa almıyordu. Doluya kızdı. Neden bazı şeyler için yer açamıyordu? Kabına sığmamak da neydi? Farklı puzzle parçalarını birleştirip bir resim yapmıştım hiç biri diğerini tutmuyordu. Garip bir bulamaç gibiydi herşey ve ben duymak istemediğim sesler duyuyordum. Beynimde yankılanıyordu. Birinin bana seslenişinin kafamda sürekli yankılanmasının bu kadar acı vereceğini düşünmezdim. Ya da annanemden sonra ara vermiştim. Diyalog yok... sadece bana bir kez daha seslenemeyeceğini biliyorum ve yankılandıkça canım yanıyor. Ölünce birlikte yaşadığımız anılar nereye gidiyor cennete mi onlarda? Anılar müzesi yok mu koysak ve seni tamamen kaybetmesem? Bir masal prensesi gibiydin, uyudun ve uyanmadın... Rüyamda sana uzunca bir süre uyuduğun için kızmıştım ya hani bilseydim hiç uyanmayacağını rüyamda bile kızmazdım. Beynim kabullenmeye çalışıyor sürekli sonra bir yerinden sesin geliyor aklıma... Ölmek en büyük haksızlık dünyada.
3 Ocak 2016 Pazar
KONSOL
O mesajı atmalı mıydı? Eli gönderin üzerine çok kereler gidip çok kereler tereddüt etti.3 ayda kendi sandığı kişi delirmiş vahşileşmiş miydi? Durdu düşündü. Ama konsoldu. Alınmalıydı. Hem adam pezevenklik yapmasaydı ona neydi. Konsol almak onun hakkıydı. Masum bir almandan farkı yoktu. Evlilik müessesesinin dev otoritesi altında eichmannvari bir sıradan kötülüktü onunki. Konsol alınmalıydı uygun konsol maaşının yaklaşık 5 katıydı. Girecek olduğu bu ulvi kurum ona konsol almasını dayatıyorsa, bu kurumun kutsalını bozan bir çocuk babası cibiliyetsiz herifte onun konsolunun parasını gayet ödeyebilirdi. Şantaj sayılmazdı hem... Yoksa sayılır mıydı? 4 ay önceki kendinin aklına böyle fitne bir fikir gelir miydi. Dünürsel oluşumlar, entelektüel zevklerine yetmeyen maaşıyla zorlana zorlana, sabrede sabrede, dişlerini sıkarak geçmişti 3 ay. Kaç kereler tam bırakacakken yakaladı kendini. İlk kavgalarını 2. el 40lardan kalma koltukları aldıklarında yapmaları çok saçma görünebilirdi evlenme yoluna çıkmamış olan bekarlara. Ne de saçma kavgalar diyebilirlerdi. Büyük olasılıkla aileler tanışmasa, herkesin annesi birden kendi düğününe hazırlamaya başlamasa, ne nişanda ankara havası çalardı, ne de gelin oynardı. Ama kız gelin namzeti olunca istikbalden mobilya takımı sadece yeni oluşuyla daha makbul oldu. Herkeslerin kızları gibi en yeni en 'güzel' mobilyaları kullanmalıydı evlatları. Hayattan bezmiş bir şekilde gelinlik provasına gittiği gün onu gördü. İşte oradaydı. Evinde olması gereken konsol. Ne büyüktü diğer konsollar gibi ne küçük... ikinci el kendi restore ettiği ceviz koltukları gibi italyan çizgileri taşıyordu. Bulunması ne zor birşeydi biliyor musunuz bu? Olanca tatlılığıyla fiyatını sordu. Dükkan sahibi -ki saygı duymanızı engelleyen hipsterlıkta bir saçmalıktı bu- dudağını uçuklatacak bir rakamı bıyığının kenarından fırlatıvermişti. Gelin namzeti bir an sersemledi. Bir büyük kavganın habericisi gibiydi bu. Canı sıkkın bir biçimde gelinlik provasına gitti. Pembe bir mereng ve tülden bir tütü karışımı karakterlere sahip olan satış görevlileri ona sürekli surette umrunda olmayan şeylerden bahsediyordu. Hem konsoldan haberleri bile yoktu. Oysa öğrenseler onunla oturur ağlardılar bile. Belki anlatsaydı o küçük akıllarında oluşturdukları mimar gelin, hevessiz gelin imajını yıkabilirdi. Ama bu tül karakterli kimselere bunu anlatmaktan çekindi. Hemen en yakın arkadaşını aradı. Provadan sonra bir kahve içtiler. İkisi de hayatlarından bezmiş ve yorulmuştu. Oysa daha danteyle akran bile değillerdi. İlk önce bekar olan anlattı. Mutsuzdu, işten sıkılmıştı, aşık olamıyordu, en son ilişkisi ise ikisi haricinde kimsenin bilmediği bir skandaldı. Gelin namzetinin en yakın arkadaşı müessesenin içine sıçmış neredeyse bir aileyı yıkıp dağıtacak hamleler yapmıştı. Ama bunlar yine de önemli değildi. Önemli olan yegane şey o konsoldu. eğer o konsol yüzünden kavga çıkarsa ayrılabilirlerdi anlatabiliyor muydu? en yakın arkadaşı bu probleme boş gözlerle baktı. yani geçerdi ona göre zaten bunlar hep bu hazırlıktan kaynaklı şeylerdi. İmzalar atılınca geride kalacaktı bu problemler... Ayrıldıklarında içinin hiç rahatlamadığını düşündü. Birazdan Ahmet arayacak ve saatlerce konsolla ilgili savaş verecekti. Tekrar kavga etmek istemiyordu. Çaresiz zamanlarda insanlar çaresiz adımlar atardı. Şantaj ... Neden olmasındı. Kendi evliliğine saygı duymayan bu adama şantaj yapsa ne olurdu. Bu robin hoodluk sayılmaz mıydı? Bu şeytanlığı özgür iradesiyle yapsaydı kesinlikle öyle sayılırdı. Aldatan kocaların korkulu rüyası Ayten...Ama bunu direten ne yazık ki benliği değil tepesinde akbaba gibi dört dönen kocaman harflerle EVLİLİK idi.O da elini korkak alıştırmadı, hemen şantaj mesajını hazırladı. O mesajı atmalı mıydı? Ama KONSOLdu.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)