22 Aralık 2016 Perşembe
Kollarınızı açsanız kocamansınız.
28 Kasım 2016 Pazartesi
Tüm dünyanın pazartesileri
'Merhaba tüm dünyanın pazartesileri...'
Katman katman örtüler altındaki bedeni uyandı. Çıplak bacaklarını yataktan sarkıttı önce sonra vücudunun geri kalanını. Pazar akşamı banyo yapmaya üşendiğine biraz kızgındı. Hızlıca duşa girdi, konfor ve keyiften uzak bir duşun ardından aceleyle saçlarını kuruttu. Perçemlerini düzeltmeye çok vakti kalmadığından beresini kaşlarının üzerine kadar indirdi ve kendini evden dışarı attı. Metroya kadar yürüyecek miydi? yoksa yine yolun yarısında yürümekten sıkılıp yanından geçen ilk boş taksiyi mi çevirecekti? Pazartesinin belirsizlikleri bu denli sıkıcıydı. Yeni kışla birlikte dünya tamamen griye boyanıyor tüm sesler tek renge dönüyordu. Yaklaşan yeni yaşı sayıyla 30 , yazıyla otuz idi. Üç onluktan ibaret hayatını gözden geçirmeye başladı. Ortalama yaptığı her şey moralini bozuyor ona hiç de özel olmadığını hissettiriyordu. Evlenen, üreyen, işini seven ve hayatının kontrolünü bir şekilde elinde bulunduran mükemmel insanlar topluluğu onunla alay eder gibiydi. Neyse sağlıklıyım en azından diye düşündüğü o anları sosyal medyada, sağlıklı olduğunu düşünen insanların kanser olduklarını keşfetmeleri, yalnız yaşayan insanların başına gelen küçük kazalar sonucu ölümleri gibi haberler önemsiz kılıyordu. Her gün istisnasız işe cebinde istifasıyla gelen bu kız ay sonunu yine zor getireceğini farkedip, istifa edemiyordu. Bunları düşünürken Teşvikiye'nin yokuşlarına yenilip yoldan geçen bir taksiye atladı. Taksi sabahın kör karanlığını ilahi bir ışıkla delmek ister gibi son ses ilahi çalıyordu. Merhaba tüm dinlerin tanrıları dedi içinden... Sakalları neredeyse direksiyon erişimini engelleyecek takkeli taksiciye 4 levent dedi. İlahiler ninni gibiydi. Ay doğmuştu üzerine veda tepelerinden derken akşam mı gelmişti ne hemen uyuyakalmıştı. Levent'in iğrenç sabah trafiğini böylece fark etmeden atlattı. Taksiye parayı uzatıp her zamanki gibi 1 lira eksik alarak indi. Neyse uyudum diye düşündü. Toplu taşımada uyumayı hiç sevmez, etrafındaki insanları potansiyel suçlu gibi görürdü. Küçük kibirlerinin ona bir fayda sağlamadığını asla öğrenemeyecekti galiba. Yağmur deliler gibi yağarken, ofis denilen iki oda bir salon, saatlik kırbaç hizmetli mekana girdi. İdeallerinin ölüp çürümeye başladığı masasına oturdu ve bilgisayarını açtı. Herkes ait olduğu masada oturup çizim yaparak, hayallerinin üzerine biraz daha toprak atıyordu. Bir parça daha...Belki tamamen gömersem onları daha hafif olurum diye düşündü. Sonra bunun tamamen saçmalık olduğunu farketti. Bir sürü şey gömmüştü bu güne kadar, yerleri boşluk olmuştu. Radyoaktif bir madde gibi sürekli kendini yarılıyor, bir türlü bitemiyordu. Biraz kimya bilir miydiler diye düşündü? Herkes tıkır tıkır çalışmaya devam ederken, yağmurda tempoyu arttırmaya çalışır gibi pencereleri dövüyor, rüzgar bu kamçı saatlerini çoşturmak için uğulduyordu. Sanki tüm doğa bir olmuştu da, prangalı parazit hayatlarını destekliyor, omurgalarına yerleşmeye başlamış duruş bozukluklarına gülüyordu. Hafta sonunu uyuyarak geçirdiği halde 30 sene sürecek bir uykuya ihtiyaç duyar gibiydi. Problemlerle uğraşmaktan dev bir kaçış yapıp, zamanda 30 sene ileriye gitmek istiyordu. Böyle şeyler sadece hikayelerde olurdu. Hem de bilimli kurgulu hikayelerde diye düşündü. Acaba motor nöronları her gün yarattığı bu anlamsız getir götürden yorulmuşlar mıydı? Hücrelerinden birinin sikerler artık deyip kontrolsüz bir şekilde çoğalmaya başlamamasını ne önlüyordu? Lupus, 4. dereceden kanser, ms, demans, garip virüsler, ebola, 24 saatlik ölümcül hastalıklar, uzun süreli sürünmeli ölümcül hastalıklar, ya da hepsi... Uyanıp öğlene kadar tüm bireysel felaketlerini düşündüğünü varsayarak rahatladı biraz. Oysa günün ikinci yarısı her zaman daha uzun sürer ve daha korkutucu olasılıkları düşündürürdü. Yaklaşan düğünler, nişanlar, doğumlar ve bu konularda söyleyecek hiç birşeyinin olmaması. Sanki dahil olmak istemediği ve onu da istemeyen bir grupla uzun bir yolculuğa mahkum olmuş gibiydi. Kendi çıkmak istese toplum itiyor, toplum itse annesi tutuyordu. Zaten anneler, analar hayatların kanayan yarasıydı. Sürekli onların kurguladığı hayatlara yetişmeye çalışırken kendi sıkıntılarını bastırırdı insanlar. Nereye doğru bastırdıkları hakkında bir fikri yoktu. Her insan değil ama bazı insanlar onun gibi, T.A.R.D.I.S gibi, içi dışından daha büyük olurdu. Belki sadece onlar bastırabilirdi bazı şeyleri. Zamanda da yolculuk ederler miydi o insanlar? Düşünüp, düşünsel saçmalıklarına güldü. Arada gülmek de gerekirdi çünkü.Kendi kafasındaki insanlar sadece ciddi olamaz bazen de gülerlerdi. Öyle miydi hakikaten dedi? Ben hiç başkasının kafasında olmadımdı diye düşündü. O bunları düşünürken hikayenin bir noktasında benim devreye girip ona enteresan bir kapı açmam gerekirdi aslında. Ama yapmadım. Bugün ne bir gökkuşağı, ne zamandaki garip bir çatlak, ne sona ermekte olan dünya ne de usumdan geçen başka bir anomali ile ödüllendiremedim kendimi. Renk veremedim, gri sür gri bir güne. Kendimden 3. tekil olarak bahsederken, mercek altına alırken kendimi, garip bir tanrısallık hissettim bunun yerine. Tıpkı çocukken tek tek öldürdüğüm karıncalar gibi... Kendimi küçültüp küçültüp bir karınca haline getirdim ve üzerime bir mercek tuttum. Ne zaman tutuşacağım? Bilmiyorum...
10 Kasım 2016 Perşembe
le canari est sur le balcon
Aslında ne yazacağımı bilmiyorum şu an...Genelde hep aklımda bir şey olurdu. Tüm 'şey'leri ayrı ayrı yazardım. Şeylerin bittiği tükendiği, bir şeyi anlatamadığım, anlamak da istemediğim şu anda mental olarak eriyik ve bitiğim... Sadece nefes alıp veriyorum. Hepsi bu. Sanırım fikirlerimin, ideallerimin hep kaybedeceğini artık kabullendim. Umut kalmadı. Bir umuttu yaşatan insanı, kalmadı. İşin kötüsü üzgün ya da kızgın da değilim. Camus'nun yabancı'sındaki gibi acı bir farkındalık. O kadar acı ki hiç his yok. O duygu devinimli kızı özledim şimdiden, ne kadar da insanmış. Hızlıca gülümseyip çizime geri dönmeliyim ruhsat projesi için teslim yapmam lazım belediyeye çünkü. Hayatımdaki önemli başlıklar bunlar artık. Belediye, ruhsat, uygulama, pilates, vega, rosa, birilerinin hayatının kıyılarında küçük molalar sonra yine belediye, ruhsat, uygulama... sakince şarkının sözlerini dinliyorum o yüzden ve sana söylüyorum nezaketimden 'le canari est sur le balcon'
10 Ekim 2016 Pazartesi
Yarım
-Kürek kemiklerin küçücük, ellerinde...
Kadın yataktan doğruldu.Çıplak sırtına aceleyle çıkartığı kazağını giydi. Küçük kürek kemikleri ve dahi küçük elleri kaybolmuştu bu yoğun yünün altında.
-Gitmem gerek, dedi
Bazen bu kadar küçüktü hikaye. Küçük kürek kemikleri ve küçük eller gibi, küçük. Gitmesi gerekiyordu hep kadının, hikayeleri küçük küçük kalıyordu. Adam dağınık yatağın ortasında sabahın ilk ışıklarında uyuya kaldı. Uyandığında her zamanki gibi kahvaltısını yaptı ve hayatını düşündü. Salonun camına doğru ilerledi ve denizi seyretti. Bulunduğu yerden memnun muydu? Ne düşünmesi gerekirdi denizi seyrederken. Burada o kadınla denizi seyretseler ne farklı olurdu? Belki sadece küçük eller , iki kişilik susuşlar, yabancı adımlar...Gün ışığına direnemezdi mekana hapsedilmiş yabancılar. O yüzden belki uykunun ortasında ayrılırdılar. En doğrusu buydu, güzeli değildi elbet. Hem güzellik göreceli bir kavram diye düşündü adam. Keyfi yerine geldi. Kaygısız bir tebessüm yerleşti yüzüne.
5 Ekim 2016 Çarşamba
maybe this time
Son bahar şehre gelir. Her sokağına, her mahallesine... Tek tek çalar kapılarımızı. Üzerimizdeki yaz sıcaklığını eliyle silkeler. Hafifçe ürperir ensemizdeki tüyler. İstemsizce, izlediğimiz filmleri izlerken buluruz kendimizi... Hissettiklerimizi düşünüp tartarken, biraz ölümü düşünürken... Hem sonudur ya baharın, sonudur belkide umursamazlığımızın. Kanaatimiz yumuşar, şefkatli davranırız kendimize. Davranamıyorsak da davranmamız gerektiğini öğütler bize soğuyan hava. Uzun aradan sonra yine hazır hissederiz kendimizi geç olmadan başlamaya. Hissederiz de şartlar imkan verir mi bilemeyiz. Hem tam da umudumuzu kesmemişizdir. Tam bir ahmak gibi. Belki deriz...
Belki neden olmasın...
Belki...
6 Eylül 2016 Salı
Keşke sadece bunun için sevseydin beni
Ellerim küçük olduğu için belki,
Belki kocaman baktığım için,
Bunları buraya yazdığım için.
Heyecanla söylenmiş, verilmiş sözlerin hiç birini tutmayacağını sana söylediğim için.
O konuşmayı sana yaptırmadığım, seni buna zorlamadığım için.
Umudum için, sonsuz umutsuzluğum için,
Güzel yemek yaptığım için,
Bu ülkede kaldığım için,
Bir şeyleri hala çok sevdiğim için,
Dürüst olduğum için,
Olduğundan fazlasını istemediğim için,
Olduğumdan ötesini söylemediğim için...
Bütün bunları boşver...
Boşverelim işte
Keşke sadece bunun için sevseydin beni
29 Ağustos 2016 Pazartesi
iyi ki doğdun
Bazen dışarıya doğru olmuyor içine doğru oluyor bazı şeyler... Dillendiremiyorsun dillendirirsen gerçek oluyor. Olmasın diye susuyorsun içine doğru büyüyor. İçine doğru bu kadar büyüyen şey acı oluyor. Telefon rehberinden silemediğin artık ulaşılmaz numara oluyor. Sabahın erken bir saatinde ablandan gelen kaybettik mesajı oluyor. Onu da silemiyorsun. Kaybın kanıtı gibi saklıyorsun. Arada gerçekliğine inanmak için tekrar tekrar bakman gerekiyor. Yuvarlanırken kendi hayatının içinde kendi problemlerine kafa yorarken birden tekrar tekrar aynı şeyi yaşıyorsun. Kaybettik... Gerçekten kayıp oluyorsun. Olma diye tekrar düşünüp seni var ediyorum. Sonra diyorum ki belkide benim hafızamla, seni tanıyan hayatına dokunduğun herkesin hafızasıyla yaşıyorsun bir şekilde. Bu bana umut veriyor. Sonra tekrar çalışmaya dönüyorum. Hayatındaki olasılıklarını düşümde sana yaşatıyorum. Mutlu oluyorsun çok, istediğin herşeyi yapabiliyorsun. Seni bu kadar mutlu düşününce ben de biraz mutlu oluyorum. Çünkü seni seviyorum ve özlüyorum. 5 lülenden öpüyorum güzel arkadaşım, meslekdaşım melek oluyorsun, omzuma konuyorsun...
İyi ki doğdun Gökçe...
Özleniyorsun...
13 Ağustos 2016 Cumartesi
ulan kim bu hayatımın orta yerindeki insanlar?
Çektiler, ittiler, konuştular, fikir istemediğim halde fikir beyan ettiler. Sabun köpüğünü geçmeyen muhabbetlerimiz neticesinde beni tanıdıklarını zannettiler. Bana kendilerini kusup, beni bir yorgunluğun içinde bırakıp gittiler. Her zaman orada değillerdi. Beni istedikleri zaman orada buldular. Tabiki beni çok severlerdi. Ben de olsam benim gibi bir salağı severdim. Kim bu hayatımın ortasındaki insanlar? yeni tanışılan adamlar, kadınlar? kimsiniz ulan siz? Amacınız ne tamamen kayıtsızlığa gömülmem mi? Öldürüyorsunuz beni farkında mısınız? Biriniz şaşırtın yalvarırım, biriniz beni gerçekten ağzınızdan dökülen o cümlelerle şaşırtın. Çok sıkıldım her şeyden, herkesten. Ergenliğimi geç yaşıyorum ve hepiniz ebeveynimsiniz galiba ve hiç biriniz beni anlamıyorsunuz.
yine buluşuruz...
Hiç bir şeyin tekrarı yok aslında yine buluşmayız. Görüşürüz der görüşmeyiz. Yapalım bunu tekrar, özlemişim der birbirimize yalanlar sıralarız. Hayatlarımız ayrılır ve tavında dövülür. Biz dayak sersemi başka yerlerde başka insanlara yine buluşuruz der ayrılırız. Yollar çatallaşır, çıkmazlara kadar seçimler yaparız. Seçimlerimizin hiç biri tatmin edici olmaz ve olması gerekenin bu olduğuna inanmaya başlarız bir süre sonra. Sonra bir yaz günü hava aniden soğuduğunda çalıştığım ofislerin birinde bunları yazarım ben. İçimde öldüremediğim o naif yer yine buluşuruz der ama buluşmayız. Çünkü hayat böyle bir unutuştan ibaret. Düşüp kalktığında parçalanan dizlerinin iyileşmesinden ibaret. Zamanını para ve saçma sapan somut meşgalelerle doldurarak harcamadan ibaret. Dünyaya çarpmayan meteorları sırt üstü yatıp izlemekten bir dilek tutmaktan ve tutulan dilekleri unutmaktan ibaret. Gün gelecek şanslı olanlarımız yaşlı bir şekilde uyanacak aklına 5 sn de olsa yine buluşmadığı o insan gelecek. sadece 5 sn boyunca... Bunları torunlarına anlatabilecek olanlar biraz daha şanslı olacak sadece. Ama torunları da onları dinlemeyecek, ellerinde günün teknolojisine göre oyalayan ne varsa ona gömecekler ufacık başlarını. Ve işte biz yaşlılar hasetle bakacağız vurdumduymazlıklarına ve şu anki aklımla senin yaşında olsaydım diye hayıflanacağız.Neyse daha fazla uzatmadan yine buluşmayız adam, asla tekrar buluşmayız...
8 Ağustos 2016 Pazartesi
2 Ağustos 2016 Salı
Penpen pan
Günler, aylar yıllar sonra artık umut dolu yazarım dedim. Bekledim o yüzden. Heyecan verici bir şey olur, dünya güzel bir yer olur dedim. Sadece korkutucu üzücü şeyler oldu. Gökyüzündeki 2. Yıldızdan yol tarifi alıp gitmeyi denemek isterdim ama tek bir mutlu düşüncem yok ki. Saklı öpücüğüm ve ben burada yetişkinler dünyasında yıl yıl mum üfleyip duruyoruz. Etrafımızda türlü felaketler gözümüzün ışığını biraz, biraz daha söndürüyor. Mutlu şeyler düşünemiyoruz. Savaştığımız korsanlara benzedik biz, biz olamıyoruz artık. Gölgemi kaybetmedim aslında. Çünkü ben kendimin kayıp bir gölgesiyim. Mutlu düşünceler neredesiniz? Ya da kendim sandığım kişi pencerem açık gel bul gölgeni!
20 Temmuz 2016 Çarşamba
No feelings
Tam dedim ki yapıyorum ben bu işi. Tam dedim ki ayrıldım küflü ruhumdan ve geziniyorum bir karış havada vucudumdan. Artık herkes gibiyim dedim. Önemsemiyorum kimseyi. Ne kadar özgürleştim dedim. Biraz korkuttu bu beni. Endişelendirdi. Ama özgürdüm ya işte, kendimden özgür kalmış hissediyordum. Bu bir baş kaldırıydı belki tüm yargılarıma, garip bir hafiflik...Sonra dünya oldu. Sonra yere çakıldım. O kadar az yükseklikten nasıl bu kadar düşmüş hissettim? Oysaki daha önümüzdeki ayı planlamaya zaman bulamamıştım. Hazırlıksız yakalandım. Tatlı gezintim bitti. Gerçekliğe döndüm. İnsanlar delirmişti. İnsanlar ölmüştü. İnsanlar sürekli hareket halindeydi. Ben, eksiz bir ben durmuştum. Ülke gündeminden de bıkmıştım, işten de... Kendimden de bıkmıştım. Belki de tam olmam gereken yerdeyim, bilmiyorum.
10 Temmuz 2016 Pazar
Bitti tatil, uçtu kuşum...
Tatilin son günüydü. Tüm öğleden sonramı tavana bakıp zamanı durdurmaya çalışarak geçirdim. Güneşin döndüğünü farkettiğimdeyse yine süper olmayan bir kahraman olarak çalışmam gerektiğini anladım. Bari günün bir kısmını kurtaralım diye tüm tatil sarhoşları gibi maçka parkına gittik. İki arkadaş yere serdiğimiz solmuş çarşafların üzerine serilip ip üzerinde yürümeye çalışan, yoga yapan insanları izledik. Ne kadar da anlamsızdı hepsi. Düpedüz ne yaptığını bilmiyordu bu insanlar. Sanki tatilin ilk günüymüş gibi bu ne neş'e bu ne heyecandı? Bir ip cambazı için belkide tatil bitmiyordu tabi. Ya da yogayı yapıp yapıp enerji mi doluyordu bu piçler. Bilemiyordum. Bildiğim tek şey son 1 senedir hızlıca yaşlanmış olduğumdu. Bıkkın, mutsuz, kızgın... Birileri baya canımı mı sıkmıştı, bir şeyler mi yolunda gitmiyordu, hayatım mı kırılmıştı? Vardı bir durum beni durduran, tam neydi bilemedim. Belkide durumların bir kokteyliydi. Çimlerin ıslaklığı, temmuzun soğuğu derken kalkıp çıkmıştık parktan. Temmuzun soğuğu nasıl bir şeydi? Kavramsal bir üşüme değildi bu ayan beyan esiyordu bu yaz. Küresel ısınma dedim yoluma devam ettim. Sevimsiz lanet suratımı tam yere eğip yürüyecektim ki gözüm motorla maçkaya doğru çıkmaya çalışan iki insana takıldı. Ters yönlere giderken bir süre gözgöze geldik. Bir kornayla ters istikametlere yolculuğumuza devam ettik. Aklımdan duruma uygun söylenecek klişe şeyler geçiriyordum. 'Bir arkadaşa çok benzetmiştimde...' salakça dedim. Çoktan Nişantaşına varmıştırlar zannediyordumki motor kanunsuz bir u dönüşü yapıp önümüze kadar gelmişti. Motoru kullanan genç:
-bir arkadaşıma çok benzettimde
+değilimdir.
-bir baksam belki osundur?
+yok kardeşim beni tanısan hemen unutursun öyle benzetemezsinde ben unutulacak kadınlardanım.bak değilmişim değil mi?
-.?!
Yolumuza devam ettik. Arkadaşım gülüyordu. Alnımın ortasında bir damar belirmiş miydi? Nedende bu kadar sinirlenmiştim? İnsan olsaydım ya biraz...tatil bitiminde böyle klişelerle diyalog kurmak mı vardı ama? Kimdiniz ki siz? Hem ben sizi birinede benzetememiştim. Bakmıştım sadece...belki de zamanı durdurmaya çalışarak ayarlarımı ben bozmuştum tez vakitte yaşlanıp emekli olabilirdim oysaki. Neden doğru planı yapamamıştım? Adımlarımı hızlandırdım, arkadaşımdan ayrıldım. Maçka parkından çıkıp çizdiğim yarım daire bana zamanın fazlaca yavaş geçtiğini, bu gidişatı uyumadan değiştiremeyeceğimi hissettirdi. Yarın pazartesiydi. Tatil bitmişti.
6 Temmuz 2016 Çarşamba
Yalnızca ben, yüzlerce sen.
Anonslar yapılmıştı. Ben hiç birini dinlememiştim. Kulaklarımın tamamını müzikle doldurmuştum. Hem zaten biliyordum işte can yelekleri koltuğumun altındaydı, basınç değişirse oksijen maskesini kendime takacaktım zaten çocuğum da yoktu. Çıkışlar önde yanlarda ve arkada olmak üzere altı adetti yerdeki ışıklardan takip edebilirdim. Çarpma halinde öne eğilmeli kravatımı gevşetip sivri topuklu ayakkabılarımı çıkarmalıydım. Yalnızca ben vardım bu uçakta. Bu kocaman uçakta yalnızca ben yüzlerce senle yolculuk ediyor, sesini bastırmak için tüm uyarıları susturuyor, kalkış için yerimi alıyordum. Yüzlerce sen , hayatımda klostrofobimi azdırıyor beni kendi içime hapsediyordun. Kendimle savaşıp senin tarafını tutuyordum. Kalabalığını destekleyip yalnızlığımla uyuyordum. Günlerden bir gündü. Uçak havalanmıştı. Servisler başlamadan hemen önce ben bunu düşünmüştüm. Etraftaki çocuklar ağız birliği etmişçesine kanon bir şekilde ağlıyor, beynim kulaklarımdan akacak sanıyordum. Yolculuk bitmiyor beynimin içinde isyanlar çıkıyor, kelimeleri heceler deviriyordu. Ben yine seni tutuyordum. Hükmünü sür çoğunluğum ol istiyordum. Yalnızca ben vardım ne de olsa ... Yüzlerce sendin ya...
14 Haziran 2016 Salı
Don't worry even if things end up a bit too heavy we'll all float on alright
İnan günlük sana yazmak bile gelmiyor içimden... Ne anlatabilirim ki sana? Tek düze ve gri günlerimin şaşırtıcılıktan çıkıp rutine bağladığını mı? Havalı cümleler mi kurayım? Ne diyeyim ölen günlerimi biriktirip yaşlanıyorum mu? Yoksa tek kişilik kavgamda kendimle yumruklaştığımı mı? Bir gözümü diğerine dikip ağzımın sol yanıyla sağına laf mı çakayım? Ruhumu topraklamak istiyorum. Magmaya gömmek istiyorum yıpranmışlıklarımı. Bir bitmişlik değil yaşadığım biliyorum, ama insan acısını özler mi? Özlüyorum. Diş doktoru acı eşiğin yüksekmiş dedi. Biliyorum. Gözlerimi her gün 6:02 de açıyorum. Güneş odamın içine doğmuyor, perdelerim sımsıkı kapalı. Doğrulup güne başlamak istiyorum, aynı anda istemiyorum. Çünkü yatak güvenli. Çünkü yatakta hayal kırıklığı ve umutsuzluk yok. Çünkü hep sıcak ve konforlu. Kopuyorum bir şekilde doğduğum kast sistemi bana hedefler koymuş. Kendimi hep daha kötü hissetmek için tüm gün umrumda olmayan şeyler yapıyorum. Onlardan yorulup uykuya emanet oluyorum sonra tekrar... Tekrar... Tekrar... Ve biliyorum hiç birşey yapmazsam bir süre sonra mutlu olacağım. İşte sevgili günlük en çok da canımı bu acıtıyor. Son unicorn ölmesin diye change.org da bir kampanya başlatıyorum. Sadece ben imzalıyorum. Ve günler böylece geçip gidiyor. Unutup gidiyorum...
Unutup gidiyorum...
1 Haziran 2016 Çarşamba
Bell teoremi
Dedim ki hep mağlup muyuz? Bir sanat akımı mı, ya da yükselen bir trend mi bu huzursuzluğumuz? Hem kendimizden eminiz hem de deli gibi korkuyoruz hayattan. Yataktan hergün kalkabilmemizi neye borçluyuz. İşe gitmeye nasıl güdümleniyoruz. Hayat bize uygun koşulları sağlasa sistemin ne kadar içinde oluruz? Ne kadar inanırız ne kadar çalışırız? Zamanımızı neye harcarız? Ya da biriktiririz. Belki hayatı harcayarak geçirdiğimizden yaşlanıyoruz. Yaş alıyoruz. Zamana beklenen biçimde ayak uydurduğumuzdan. Onun ayak izlerini takip edip ona yetişmeye çalıştığımızdan... Klasik olasılık koşullarında, olasılıksal durumlar olan 'Ben ve Sen ne sıklıkta uyumlu çıkıyoruz?Çeşitli teoremler deneyler gerekiyor...Zamanı yıkan ve bizi yapan. Tüm fiziksel realiteyi yıkıp kuantuma yan bakan... Zamanı dolaşıklık prensibine göre durduran.
23 Mayıs 2016 Pazartesi
Sosyalleşmenin acınası çabası
Soğuk bir profil. İnsani bile değil. En güzel, en seksi, en vay anasını denilecek fotoğrafını ekledi. Keşke hala o fotoğraftaki kiloda olsaydım dedi içinden. Neyseki amacına yönelik kullanmayacaktı bu uygulamayı. Ona göre olmadığına emindi bu işin. Başladı, parmağının ucuyla çirkin insanları iteledi bir kaçını ise kenara ayırdı. Birden tanımadığı insanlara kendisiyle ilgili teorik bilgiler sıralarken buldu kendini. İnsanlar neden soru kıtlığı yaşıyordu. Söyleyecek anlamlı tek bir sözleri bile kalmamış mıydı? Ya da bu şekilde başlayan bir eşleşme çiftleşmeye gitmeyi nasıl umabilirdi? Yeni nesil gerizekalı mıydı? Kimsenin birini tanımaya vaktinin olmaması bizim hayvanlaşmamıza mı neden oluyordu? Artık kullanılmayan depoların açık arttırmada satılığa çıkarılması gibi birşeydi bu. Deponun boyutuna bakıp açık arttırmaya başlıyordu insanlar programda ve içinden ne çıkacağını öğrenme hırsıyla birbirlerini eziyorlardı. Bir umut doğru depoyu patlatırım diye. Aynı hırs, aynı risk...Herkes ne kadar yalnızdı. Uygulamayı sildi telefonu kapattı her akşam izlediği filmi açıp uyumaya başladı.
14 Mayıs 2016 Cumartesi
Mayıs sıkıntısı
Hiç bir anlamlı konuşma kalmamıştı belki. Hepsi bitivermişti. Mayıs gelecek yazı haber veriyordu ne kadar sıcak olacağını. Günlerden cumartesiydi. Herşey yanlıştı. Kendine bile dürüst olamıyordun sen bazen. Nasıl kamuflaj giymeden anlatacaktın ki. Küçük bir yaşam korkağı, sefil bir gürültü. Yetişmesi zordu sanki bu düğünlere, doğan bebeklere, tembellik hakkımı bile tam kullanamamıştım ki...
29 Nisan 2016 Cuma
Yelkenler fora
Kayalıklara çarpıyor ve kurtuluyordum. Gecenin eli değiyordu baldırlarıma hafif bir rüzgar karıştırıyordu saçlarımı ve ben bir küçük yelkenli, ful fora kaçıp denize atıyordum kendimi. Hem dünyadaki en acıklı şey karadaki bir gemi değil mi?
18 Nisan 2016 Pazartesi
kaç canım kalmış
4 Nisan 2016 Pazartesi
konu: iş görüşmesi
+ Evet bize biraz kendinizi neler yaptığınızı anlatın.
- Kendimi anlatmamı istemiyorsunuz aslında. İlk önce bu konuda anlaşalım. Benden istediğiniz mimari bir süper kahraman olup her şeyi bilip her şeyi yapıp pekte para talebinde olmamam.Ben size kendimden bahsetmeyeyim iş tecrübelerimden bahsedeyim. Hepsinden ayrı ayrı nefret ediyorum. Yo yo mesleğimi sevmiyor değilim. iş tecrübelerimden nefret ediyorum. Gördüğüm uygulamalardan, çalıntı, aparılmış tasarımlardan her şeyin çala kalem yapılmasından, bas geççilikten nefret ediyorum. hayır firmanızla ilgili hiç bir fikrim yok ve sikimde de değil. Zaten birinizin birinizden farkı yok aslında. tek farkınız beni hangi isimle sömürdüğünüz. İşlerinizi takip etmiyorum çünkü Türkiyede beni heyecanlandıran hiç bir proje yok. Neden size başvurdum o zaman? Çünkü şimdiki işimde 4 aydır maaş alamıyorum ve noel babanın sevimli yardımcısı gibi neş'e içinde çalışamıyorum. Ve evet maaş beklentim bu çünkü gökyüzünde bir şatoda yaşamıyorum, anoreksiya hastası değilim ve çıplak gezmem söz konusu bile değil. Bu bilmem kaçıncı iş görüşmem istisnasız her ofis sizin gibi çok farklı, çok it, çok in olduğunu düşünüyor. üzgünüm değilsiniz. Yaptığınız projelerde ilginç değil, Çalışma şartlarınız muhteşem değil. Asgari ücretten yaptığınız sigorta kabul edilebilir değil. Cumartesi beni çalışmaya zorlamanız, akşam mesaisini bana doğru ittirmeniz benim ve meslektaşlarım üzerinde bir çeşit işten çıkarılma baskısı yaratmanız sevimli değil. Beni sikik başarılarınız sonucu ofis ortağı olduğunuz vurgusuyla daha çok çalıştırıp hırs dolduramazsınız. Heyecan ve hevesten konu açılmışken yeni mezunları düşük ücretlerle ve kötü işlerde kullandıkça 5 senelik tecrübesi olan bir mimarda heves ve heyecan bulamazsınız.Yüzümdeki sahte gülümseme ve cümlelerimdeki telaştan anlaşılmamıştır umarım hislerim ve beni işe alırsınız. Ya da almazsınız aslında o da çok umurumda değil. Hepinizden eşit oranda nefret ediyorum ön yargılarım değil ön nefretlerim var. Birazdan sorunuza yüzümde bir gülümsemeyle başlayacağım, sesimi saygılı bir tona getireceğim sanki aslında beni sömürecek kişiyle değilde mimar bir arkadaşımla konuşuyor gibi. Bende, sizde yaptığımız işleri büyüteceğiz, abartacağız. Neden mevcut işimden ayrılmak istediğimi sorduğunuzda da öğrenebileceğim her şeyi öğrenmiş olduğumu söyleyeceğim mağrur mağrur. Hadi bakalım size kendimi, neler yaptığımı anlatayım bakalım...
17 Mart 2016 Perşembe
palyaçolar ve kağıt kesikleri
Palyaçolar komik değildir. Zira kağıt kesikleri de. Biri sizi korkudan biri sizi kan kaybından öldürebilir. Aciz bir insan olduğunuzdan her şeyden korkarsınız ve her şey ölüm sebebinizdir. Gelecekten, geçmişten, sokaklardan, erkeklerden, kadınlardan, trafikten, işlerden, sorumluluklardan, sorumsuzluklardan, tek gecelik ilişkilerden, uzun ilişkilerden, çok konuşmaktan, konuşamamaktan, sesini yükseltmekten, hep içine atmaktan, duygularınızın kabına sığmayıp patlamasından, ya da yakınınızda birinin kendini patlatmasından, hırsızlardan, serserilerden, polislerden, askerlerden, devletten, halktan, vakıflardan, nefessiz kalmaktan, yargısız infazdan, fikirlerden, zikirlerden, işkenceden, vahşi hayvanlar tarafından yenmekten, vahşi güruh tarafından linç edilmekten... Yaşadığımız coğrafyada hem palyaçolar beni korkutur hem de bu kağıt kesikleri beni öldürür.
Oysa ben şimdi ölmek istemem. Ne yapmalıyım şeffaf plastik bir balonun içinde yuvarlanmalı mıyım aranızdan? tüm kağıt kesikleri, kalp kırıkları, palyaçolar, tüm ani ölümler, ölüme yoğrulmuş sokaklar, tatil edilen okullar, sokağa çıkma yasakları... hepsinin yanından mı geçmeliyim, kayıp gitmeli miyim bu coğrafyadan bir yıldız gibi? Nereye gitmeliyim? Dünyayı adımlasam bulur muyum orayı? Büyük çaresizliğimizle devam ediyoruz günlük yaşantımıza, çünkü insan aciz bir canlı.
14 Mart 2016 Pazartesi
Yaşıyoruz hepsi bu
Hafızamda soğuk... 2 sene olmuş içimde hala soğuk. Barış kalbimden uçup gitmiş. 12 martta 2 sene önce büyük bir grup insanla birdim, acım birdi, öfkem birdi. Biz bir cenazede yürümüştük ve cenazeler o sıralar mezarlıklara aitti. Mezarlıklar ilk kez o zaman sokaklara taşmıştı benim gözümde. Sonra birer ikişer değil 10lar 100 ler olmaya başladı sokaklar. Sokaklar yeni mezarlardı. Ölüm yavaş yavaş sıradan hayatıma giriyor benimle sabah evden çıkıyor, metroya biniyor işe varıp sonra gerisin geriye tekrarlıyordu. Birlikte seyehat eder olmuştuk, sokaklarda ölmeye alışır olmuştuk. Her şeye alışıyor ya insan ölebileceğimiz fikrine de alışmıştık. Öyle ya insanlar ölüyordu, çocuklar, gençler, yaşlılar, memurlar, işsizler, öğrenciler, askerler, polisler, doğmamış bebekler, esmerler, beyazlar, lazlar, kürtler, aleviler, sünniler, ermeniler, rumlar... Hepimiz ölüyorduk ve artık bu hayatımızın parçasıydı. İlk defa eksik yaptığım şeyleri düşündüm. Metroya binerken aklımda yaptıklarım değil yapmayı ertelediklerim vardı. Sonra son düşüncelerimin keşkeler olacağını düşünüp yıkıldım. Tüm hayatında keşke dememiş bir insanın son dakikada keşke demesi ne acı. Acaba bomba patladığında ya da bir kurşunla vurulduğunda insan ne düşünürdü. Umudu olur muydu? Yapacak işlerinin pişmanlığı gelir miydi aklına? Yoksa anne miydi son fikri? Korunaklı ve sıcak ana rahmiydi ya , doğmamış bebekler vardı ama? Bu kimin kararıyla yapılmış bir kürtajdı? Ne annenin ne babanın... Hafızamda soğuk cebimde yeni korkular , metroda kısa takipler, annem dikkatli ol dedi çünkü sanki dikkatim birşeyleri önleyebilir gibi. Dünyanın tüm dikkatini kesilsem kimliksiz bir infilaktan nasıl kaçabilirim bir fikri olan var mı? Peki sürekli yaşamayı düşünmem ... Sanki ölenlere hakaret gibi...konuşurken komik birşey gelse aklıma gülsem bedenim beynimi ayıplar gibi... Yaşasam mı? Güvercin gibi...
1 Mart 2016 Salı
ötesi yok.
Üç iki ve birdi. İşte 29 yaşına geliyordum. 3, 2, 1 idi. Yaşlanıyordum. Saçımda belli bir bölgeyi mesken tutmuş beyazlarımla, yine başlayan siyatik ağrım, bak düştü yine sondam. Bazen diyorum ki uyusam ve yetmişimde açsam gözümü... Tüm bu telaşlar bitmiş olsa tatlı bir bekleyişle ölümü zaman geçse gün gün, saat saat...o kadar çok şeyi bıraktım ki varmama 3 adım kalmışken bu yaşı kendi irademe şaşırıyorum. Hayatımla ilgili türlü şeyler söyleyen herkese kocaman bir SİKTİR GİT diyorum.Son derece ergence ve kararlı bir şekilde kendi doğrularınla sen yaşa, bana yol da gösterme herkesin yolu kendine. Ameliyat etme davranışlarımı, küfürbaz ağzım hoşuna gitmiyorsa konuşma benimle, istediğiniz gibi hanım hanımcık değilim olmayacağımda. Çok konuşuyorum evet. Tembelim evet. Çoğu zaman söylenebilirim doğru. 29. yaşı kendim gibi geçirerek sözlerinize kulaklarımı tıkıyorum. Kendimi düzeltmeye çalışmaktan yoruldum böyleyim işte işinize gelirse...İş hayatında da özel hayatta da başarılı olmak zerre umrumda değil. Yaşıyorum olabildiğince keyfini çıkarıyorum. Hepsi bu. Ötesi yok.
11 Şubat 2016 Perşembe
İçimde bir umut
İçimde bir umut... Öylece... Tüm faşizminden sıyrılmış, tüm tahriklerine direnmiş... Baskılar onu hakikaten yıldıramamış, küçük bir anarşist... Devrimlere gebe düşüncelerim. Kendime aşık olup, sevişip, yeniden doğuyorum. Bir aydınlanış mı bu yoksa yersiz bir uzanış mı gökten geçen bir buluta, kendini sevip saymak mı, yoksa azar azar delirmek mi? Uzanıp şehrin bir yakasından bir yakasını tutup sarsıp, yerine yerleştirdim seni. Küçük düzensizim, sevgili katilim. Beni kaç kere öldürebilirsin?
4 Şubat 2016 Perşembe
'bende bi' problem var'
Evden çıkmadan tüm çantaları kontrol etti. İç ceplerinde belki bozukluk kalmıştır diye şöyle bir salladı hepsini... İşe sıkışık hayatı paraya da sıkışıktı son zamanlarda. Bir zamanlar önemsemeden unuttuğu o bozuk paralar bir yerlerden çıkıyor ve tekrar hayata karışmasına yardımcı oluyordu. Dolmuş, otobüs türlü ulaşım araçlarını öğlen uğradıkları o kıraathanedeki kahve parasını her şeyi unutulmuş bozukluklarla geçiştiriyordu. Kış mıydı onu olduğu yere mıhlayan, yoksa üşengeçlik mi? Kışı bahane olarak kullanan milyonlarca insandan biri miydi yoksa.Girip çıktığı depresyonlar merkür gerilemesine mi bağlıydı yoksa küçük sefilliklerinden tek sorumlu tutulması gereken kişi kendi miydi? Olmayacak heveslerin peşinden koşup duruyordu. Uyumak için instagram hesabında tanımadığı insanların hayatlarını kurcalar onlara aşk şarkıları yazardı. Parmaklarının ucunda sakınarak yaşıyordu hayatı...Kanser gibiydi. İnternet yoluyla yayılan insanların hayatlarını bünyesine katan kocaman bir kanser. İnsanlar dünya, o insanlar için farazi bir kanserdi. Büyüyüp duruyor onların yaşamlarını yeyip kendini yok ediyordu. Uyumak için daha asil bir yol bulmalıydı belki yarın diye düşündü. Gözleriyle boyası yer yer dökülmüş odayı taradı. Kendi memnuniyetsizliği sanki evin duvarlarından taşıyor gibiydi. Anahtarı üstten 3 alttan 2 kez çevirdi. Apartmanın içinde kararsızca bekledi. Dışarısı sıkıcı bir soğukla kaplıydı. Kar ya da yağmur değil soğuk yağıyordu herkes titriyordu.Ellerine büyük güderi yumuşak eldivenleri geçirdi. Kafasındaki çift örgü yün bereyi kaşlarına kadar indirdi.Dış kapıyı insan boyuna oransız yere yakın tuşuna ayağıyla müdahale ederek açıverdi. Dışarıdaydı işte. İşe ulaşabilmesi için dev yokuşlar tırmanması dolmuşa binen son insan olması ve otobüse aktarma yapması gerekiyordu. tüm bunlar çılgınlar gibi soğuk yağarken fazlaca zor görünüyordu. Organları şimdiden büzüşüp bir araya toplanmaya başlamıştı.Küçük kanser kendini yemek olarak hayal etti. Sakatat olarak acaba lezzetli miydi? Dolmuştaki tabi ki ilk insandı o yüzden asırlarca beklemesi gerekecekti. Teşvikiyeden zaten dolmuşlar değil cenazeler kalkıyordu. Derken genç bir adam dahil oldu bu sonsuz beklemeye. Saçları kıvırcık mıydı? Gözleri yeşil miydi? Adı Ali miydi? Tanır mıydı? Öper miydi? Sever miydi eskiden? Organları ağrıyla daha da birleşti. Bütün iç organları bir olmuş kız sakatat olmuştu. Adam çocuk ya kemoterapi görmüş ya ameliyat olmuş kanseri yenmişti. Aldırmaz ve mutlu görünüyordu. Elinde bir mizah dergisi okuyor, gülümsüyor sonra tekrar gülümsüyordu. Gülümseyişi dolmuşun camlarına çarpıyor yüzeylerden yansıyor kızın gözlük camlarını buğuluyordu. Derken gecikmiş dolmuş insanları çıkıp geldiler sakatat kızı ve kurtulan adamı biraz yana biraz daha yana iteleyerek tamlamışlardı boşlukları. Bozukluklarını buğulu gözlükleri arkasından tekrar tekrar sayıp öndekinin omuz başına pıt pıtladı. Artık Sakatata dönüştüğünden cümle kuramadı da tüm varlığı hızlı hızlı attı. Dolmuşçu bozuklukları saydı. Tekrar saydı... 25 kuruş eksik hanım kız diye seslendi. Dünyanın en kısa korku filmiydi bu başrolünde yekpare bir sakatat olan...
17 Ocak 2016 Pazar
Bıraktım, dağınık kaldı
Yağmur yağıyor. Hava ağır... Önümde kocaman bir fincan çay, karşımdaki masada bir çift yaptıkları yürüyüşü tatlıyla ödüllendiriyor. Arkamdaki gayri müslim bir grup nişantaşlı yeni ayaklandı ve mekandan ayrıldı. Hava soğuk, çay sıcak... Anlamını yitiren kaybolan insanlar gibi gri bir tadı var havanın. Çocukluğumun soğuk pazarları gibi, banyo sonrası ufak ufak üşümek gibi... Aldığın hazları 0 ile çarp, mutluluğu iki musluktan bu havuza doldur sonra 3 muslukla boşalt. Unla şekeri çırp sadece ve ver fırına... İşte böyle bir gün. Ne içinde yüzülebilecek bir havuz var, ne de yenecek iyi kabarmış bir kek sonuçta. Her şey hem tam olması gibi hem de hiç birşey yerinde değil. Düzenli bir insan olsam bir yerinden başlar ve toplardım hayatı ama bırakıyorum dağınık kalsın. Bırakıyorum dağınıklığın içinde yok olsun bazı isteklerim. Ben görmezden geldikçe kaybolurlar belki. Annem arar da bulamaz. Bir annenin dahi bulamadığı şey tamamen kaybolmuş sayılmaz mı hem?
11 Ocak 2016 Pazartesi
Kaybettik
Boşa koysa dolmuyor, doluya koysa almıyordu. Doluya kızdı. Neden bazı şeyler için yer açamıyordu? Kabına sığmamak da neydi? Farklı puzzle parçalarını birleştirip bir resim yapmıştım hiç biri diğerini tutmuyordu. Garip bir bulamaç gibiydi herşey ve ben duymak istemediğim sesler duyuyordum. Beynimde yankılanıyordu. Birinin bana seslenişinin kafamda sürekli yankılanmasının bu kadar acı vereceğini düşünmezdim. Ya da annanemden sonra ara vermiştim. Diyalog yok... sadece bana bir kez daha seslenemeyeceğini biliyorum ve yankılandıkça canım yanıyor. Ölünce birlikte yaşadığımız anılar nereye gidiyor cennete mi onlarda? Anılar müzesi yok mu koysak ve seni tamamen kaybetmesem? Bir masal prensesi gibiydin, uyudun ve uyanmadın... Rüyamda sana uzunca bir süre uyuduğun için kızmıştım ya hani bilseydim hiç uyanmayacağını rüyamda bile kızmazdım. Beynim kabullenmeye çalışıyor sürekli sonra bir yerinden sesin geliyor aklıma... Ölmek en büyük haksızlık dünyada.
3 Ocak 2016 Pazar
KONSOL
O mesajı atmalı mıydı? Eli gönderin üzerine çok kereler gidip çok kereler tereddüt etti.3 ayda kendi sandığı kişi delirmiş vahşileşmiş miydi? Durdu düşündü. Ama konsoldu. Alınmalıydı. Hem adam pezevenklik yapmasaydı ona neydi. Konsol almak onun hakkıydı. Masum bir almandan farkı yoktu. Evlilik müessesesinin dev otoritesi altında eichmannvari bir sıradan kötülüktü onunki. Konsol alınmalıydı uygun konsol maaşının yaklaşık 5 katıydı. Girecek olduğu bu ulvi kurum ona konsol almasını dayatıyorsa, bu kurumun kutsalını bozan bir çocuk babası cibiliyetsiz herifte onun konsolunun parasını gayet ödeyebilirdi. Şantaj sayılmazdı hem... Yoksa sayılır mıydı? 4 ay önceki kendinin aklına böyle fitne bir fikir gelir miydi. Dünürsel oluşumlar, entelektüel zevklerine yetmeyen maaşıyla zorlana zorlana, sabrede sabrede, dişlerini sıkarak geçmişti 3 ay. Kaç kereler tam bırakacakken yakaladı kendini. İlk kavgalarını 2. el 40lardan kalma koltukları aldıklarında yapmaları çok saçma görünebilirdi evlenme yoluna çıkmamış olan bekarlara. Ne de saçma kavgalar diyebilirlerdi. Büyük olasılıkla aileler tanışmasa, herkesin annesi birden kendi düğününe hazırlamaya başlamasa, ne nişanda ankara havası çalardı, ne de gelin oynardı. Ama kız gelin namzeti olunca istikbalden mobilya takımı sadece yeni oluşuyla daha makbul oldu. Herkeslerin kızları gibi en yeni en 'güzel' mobilyaları kullanmalıydı evlatları. Hayattan bezmiş bir şekilde gelinlik provasına gittiği gün onu gördü. İşte oradaydı. Evinde olması gereken konsol. Ne büyüktü diğer konsollar gibi ne küçük... ikinci el kendi restore ettiği ceviz koltukları gibi italyan çizgileri taşıyordu. Bulunması ne zor birşeydi biliyor musunuz bu? Olanca tatlılığıyla fiyatını sordu. Dükkan sahibi -ki saygı duymanızı engelleyen hipsterlıkta bir saçmalıktı bu- dudağını uçuklatacak bir rakamı bıyığının kenarından fırlatıvermişti. Gelin namzeti bir an sersemledi. Bir büyük kavganın habericisi gibiydi bu. Canı sıkkın bir biçimde gelinlik provasına gitti. Pembe bir mereng ve tülden bir tütü karışımı karakterlere sahip olan satış görevlileri ona sürekli surette umrunda olmayan şeylerden bahsediyordu. Hem konsoldan haberleri bile yoktu. Oysa öğrenseler onunla oturur ağlardılar bile. Belki anlatsaydı o küçük akıllarında oluşturdukları mimar gelin, hevessiz gelin imajını yıkabilirdi. Ama bu tül karakterli kimselere bunu anlatmaktan çekindi. Hemen en yakın arkadaşını aradı. Provadan sonra bir kahve içtiler. İkisi de hayatlarından bezmiş ve yorulmuştu. Oysa daha danteyle akran bile değillerdi. İlk önce bekar olan anlattı. Mutsuzdu, işten sıkılmıştı, aşık olamıyordu, en son ilişkisi ise ikisi haricinde kimsenin bilmediği bir skandaldı. Gelin namzetinin en yakın arkadaşı müessesenin içine sıçmış neredeyse bir aileyı yıkıp dağıtacak hamleler yapmıştı. Ama bunlar yine de önemli değildi. Önemli olan yegane şey o konsoldu. eğer o konsol yüzünden kavga çıkarsa ayrılabilirlerdi anlatabiliyor muydu? en yakın arkadaşı bu probleme boş gözlerle baktı. yani geçerdi ona göre zaten bunlar hep bu hazırlıktan kaynaklı şeylerdi. İmzalar atılınca geride kalacaktı bu problemler... Ayrıldıklarında içinin hiç rahatlamadığını düşündü. Birazdan Ahmet arayacak ve saatlerce konsolla ilgili savaş verecekti. Tekrar kavga etmek istemiyordu. Çaresiz zamanlarda insanlar çaresiz adımlar atardı. Şantaj ... Neden olmasındı. Kendi evliliğine saygı duymayan bu adama şantaj yapsa ne olurdu. Bu robin hoodluk sayılmaz mıydı? Bu şeytanlığı özgür iradesiyle yapsaydı kesinlikle öyle sayılırdı. Aldatan kocaların korkulu rüyası Ayten...Ama bunu direten ne yazık ki benliği değil tepesinde akbaba gibi dört dönen kocaman harflerle EVLİLİK idi.O da elini korkak alıştırmadı, hemen şantaj mesajını hazırladı. O mesajı atmalı mıydı? Ama KONSOLdu.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)