10 Ekim 2016 Pazartesi
Yarım
-Kürek kemiklerin küçücük, ellerinde...
Kadın yataktan doğruldu.Çıplak sırtına aceleyle çıkartığı kazağını giydi. Küçük kürek kemikleri ve dahi küçük elleri kaybolmuştu bu yoğun yünün altında.
-Gitmem gerek, dedi
Bazen bu kadar küçüktü hikaye. Küçük kürek kemikleri ve küçük eller gibi, küçük. Gitmesi gerekiyordu hep kadının, hikayeleri küçük küçük kalıyordu. Adam dağınık yatağın ortasında sabahın ilk ışıklarında uyuya kaldı. Uyandığında her zamanki gibi kahvaltısını yaptı ve hayatını düşündü. Salonun camına doğru ilerledi ve denizi seyretti. Bulunduğu yerden memnun muydu? Ne düşünmesi gerekirdi denizi seyrederken. Burada o kadınla denizi seyretseler ne farklı olurdu? Belki sadece küçük eller , iki kişilik susuşlar, yabancı adımlar...Gün ışığına direnemezdi mekana hapsedilmiş yabancılar. O yüzden belki uykunun ortasında ayrılırdılar. En doğrusu buydu, güzeli değildi elbet. Hem güzellik göreceli bir kavram diye düşündü adam. Keyfi yerine geldi. Kaygısız bir tebessüm yerleşti yüzüne.
5 Ekim 2016 Çarşamba
maybe this time
Son bahar şehre gelir. Her sokağına, her mahallesine... Tek tek çalar kapılarımızı. Üzerimizdeki yaz sıcaklığını eliyle silkeler. Hafifçe ürperir ensemizdeki tüyler. İstemsizce, izlediğimiz filmleri izlerken buluruz kendimizi... Hissettiklerimizi düşünüp tartarken, biraz ölümü düşünürken... Hem sonudur ya baharın, sonudur belkide umursamazlığımızın. Kanaatimiz yumuşar, şefkatli davranırız kendimize. Davranamıyorsak da davranmamız gerektiğini öğütler bize soğuyan hava. Uzun aradan sonra yine hazır hissederiz kendimizi geç olmadan başlamaya. Hissederiz de şartlar imkan verir mi bilemeyiz. Hem tam da umudumuzu kesmemişizdir. Tam bir ahmak gibi. Belki deriz...
Belki neden olmasın...
Belki...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)