26 Aralık 2014 Cuma
Bitik yıllar
Bu bir bitik yıl yazısıdır. Bu biten her şeyin sağlamasıdır. Ulaşılamayan hedeflerin, biten aşkların kırmızı kalemle altını çizmektir. 2014 ömrümün sayfalarından çıkmaya yaklaşırken yine aynı yerde olduğunun farkındalığıdır. Neler olmadı ki bu yılda. Neler olmadığının yazısı bu. Her şeyin olabilirliğini bize öğreten, bizi cesaretlendiren hayat yine her elimizi uzattığımızda bir karış yukarı doğru çıkıp bizi sersem umutlarla aşşağıda bırakmaya devam etti bu senede. Başarısız hissetmemiz için çabaladı. Çünkü ne yaparsak yapalım aslında herşey olasılıklı olduğu kadar olasılıksızdı. Bir mevsimi bile atlatamayan heyecanlar, heveslerle doldu kalbim. Yakınlık enflasyonuna yenildi küçük hislerim. Milyonlar biriktirdiğimi düşünürken 5 para etmedi yine yatırımım. Yanlış hisselere mi yatırmaktaydım duygularımı. Belki de bana gereken bir borsa simsarıydı. Fiziksel olarak yine tamlanamadım, cebimde hiç aşk da kalmadı. imf den borç mu almalıydım? Ya da adalet mi beklemeliydim? Davalar mı açmalıydım? Hangi avukat savunabilirdi beni. Kimin kalbine icra davası açabilirdim. Benim bazı adamlardan alacaklarım vardı. Yanlış bir toprakta mı sürdürüyordum adalet arayışımı? Boş ver bunları şimdi, bir yıl daha bitmek üzere..
Bir yeni yıl daha başlamak üzere...
Fazla umutluyum yine de. Ait olduğum bir yer var biliyorum. Özlediğim biri değil de bir his var biliyorum. Biriktiriyorum. Belki bu sene diyorum. Neler olmaz ki bu sene.
Neler olmayacağının yazısı bu...
15 Aralık 2014 Pazartesi
Her şey ve Hiçbiri
Aldım, verdim, ben seni yendim...
Bir oyunda dokunulmazlığı elde etmiş gibi... başka birine dokunamamak gibi...
Eskiden önemliydi iz bırakabilmek. Varoluşunun bir ifadesiydi. İnsani bir hatırlanmaydı. Dokunurdun birine.Dokunmak işteş bir eylemdi. Sen birine dokunduğunda o da sana dokunmuş olurdu. Kriminal izler bırakabilirdin ve bu gerekliydi. Çünkü katili katil yapan maktulün üzerinde bıraktığı izlerdi. Ölürdün, uyanırdın ölümden, izlerinle daha güzel olur, daha canlı olurdun. Şimdi bir dokunmama telaşı. Bir aidiyetsizlik hevesi. Ne zaman bu kadar korkar olduk dönüşmekten, ne zaman bu kadar sevdik kendimizi ve kıyamadık zorunlu değişime? Tenimizle tinimiz ne zaman bu kadar ayrı düştü birbirinden ve tenimize dokunan şey tinimizde hiç iz bırakmadı. Tene dokunmak kolaylaştıkça unuttuk mu asıl bizi? Her anlamda özgürleştiğimizi düşünürken aslında yalnızlaştık mı? Uçsuz bucaksız ihtimalleri olası bırakmak için seçmedik mi hiç birini? Oynamadığımız tüm oyunlarda kazanma ve kaybetme olasılığımız eşitti sonuçta. Kaybetmemek için oynamamayı seçtik belli ki. Yeni kelimeler yaratırken hislerimizi açıklamak için seyreliverdi anlatmak istediklerimiz. Yarım yamalak ve korkak ifadelerimizle mutsuzduk ama keyfimiz yerindeydi. Garip insanlar olduk çıktık. Fazla akıllı, fazla tedbirli...Hayat standartlarımızı yükseltirken, konfor alanımızda kaybettik gerçek duygularımızı. Ne korkunç yaratıklar olduk. Sıkıntı bir canavar gibi boğazımıza yapışmışken tüm hayatımızı umarsız gözlerin önüne serdik. Bir veya bir sürü izleyiciydi bizim soluk alış verişimizi kesmememize neden. Şarj edilebilen canlılara ne zaman dönüştük? Ne zaman sevebileceğimiz insanları birlikte güzel fotoğraf verir miyim diye düşünerek seçmeye başladık? Hepimiz fotoğrafçı, hepimiz yazar, hepimiz filozof hepimiz her şeydik. Ve hiçbiri...
İronik, biliyorum. Bunları bir bloga yazıyorum. Ben de farklı değilim çünkü. Sadece yarım yamalak bir insan olmaktan suçluluk duyuyorum. Söylemeye cesaret edemediklerimi şakaya vurmaktan, kimsenin benim üzerimde sıyrık dahi bırakamamasından, çok akıllanmamdan fazla akıllanmamdan nefret ediyorum. 17 yaşında günlüğüne '3 yıl geçmiş juliet olmaktan' yazan o kıza ne olduğunu merak ediyorum. Belki de hala buradadır da saklanıyordur. Ne de olsa 13 yıl geçmiş Juliet olmaktan...
30 Ekim 2014 Perşembe
Merhaba
Merhaba;
Tanışmış mıydık? Benim bir hayatım var biliyor musun? Kafamdaki her şey soru cümlesi farkında mısın? Merhaba tekrar. Görüyor musun, neler neler söylemişim sayfalar boyu. Yazmışım, çizmişim bazen kusmuşum bazen kurmuşum. Denemişim işte. Mişli geçmiş zamanı seviyorum. Yalancıktan gibi, birine duyurur gibi belki de. 27 yaşındayım ve hala deniyorum. Yanılıyorum, saçmalıyorum, düşüyorum, kalkıyorum, kapılıp koyveriyorum...Ama emin olduğum bir şey var tuvalimin bütün sınırlarını kullanıyorum. Renkleri saçmaktan çizgilerin dışına çıkmaktan korkmuyorum. Atacağım fırça darbelerini kusursuzlaştırmayı hayal ederek vakit kaybetmiyorum. Varsın en güzel resim benim ki olmasın. Varsın kompozisyonum kötü olsun ne fark eder ki? Kocaman bir insan tarihi müzesinde benim kıçı kırık tablomun karşısında zaman kaybetmeye onu inceleyip eleştirmeye değer mi? Hadi benimle başarısızlığın tadını çıkar. Kaybederken gül. Hadi herkesi affet. Ve eline kutunda hangi boya kalmışsa onu al ve boyamaya devam et benim gibi.
Tanışmış mıydık? Benim bir hayatım var biliyor musun? Kafamdaki her şey soru cümlesi farkında mısın? Merhaba tekrar. Görüyor musun, neler neler söylemişim sayfalar boyu. Yazmışım, çizmişim bazen kusmuşum bazen kurmuşum. Denemişim işte. Mişli geçmiş zamanı seviyorum. Yalancıktan gibi, birine duyurur gibi belki de. 27 yaşındayım ve hala deniyorum. Yanılıyorum, saçmalıyorum, düşüyorum, kalkıyorum, kapılıp koyveriyorum...Ama emin olduğum bir şey var tuvalimin bütün sınırlarını kullanıyorum. Renkleri saçmaktan çizgilerin dışına çıkmaktan korkmuyorum. Atacağım fırça darbelerini kusursuzlaştırmayı hayal ederek vakit kaybetmiyorum. Varsın en güzel resim benim ki olmasın. Varsın kompozisyonum kötü olsun ne fark eder ki? Kocaman bir insan tarihi müzesinde benim kıçı kırık tablomun karşısında zaman kaybetmeye onu inceleyip eleştirmeye değer mi? Hadi benimle başarısızlığın tadını çıkar. Kaybederken gül. Hadi herkesi affet. Ve eline kutunda hangi boya kalmışsa onu al ve boyamaya devam et benim gibi.
21 Ekim 2014 Salı
Seni yenicem İstanbul
Göğsünün 2 parmak altında acımasız bir kitle keşfedeli 2 hafta olmuştu. Bir SSK hastanesine geleli 10 dakika.
-Hasta değilim, diye mırıldandı. Gerekli işlemleri yaparken kusmak istiyordu. Korkuyordu. Yaşlanınca ölebilirdi insan. Şimdi değil. Kafasında dolaşan tüm korkularına rağmen sakin görünüyordu. Muayene için sıraya girmesi gerekiyordu. Tüm kibarlığıyla saat sabahın 8.30unda geldiği hastanede sırasını korumaya çalışıyor ama sürekli 'kısa bir şey' soracak insanlar önüne geçiyordu. Yarım saat geçmişti bile. Kayıt alan memur hastanede sağlıklı olduğunun üstünlüğü ve yaşadığı yoğun çalışma şartlarının nefretiyle sert, sevimsiz hareketlerle bitmek bilmeyen sırayı ilerletmeye çalışıyordu. 9.30da kaydolmayı başarmış doktorun kapısında bir sürü sabırsız ve rahatsız insanla beklemeye koyulmuştu. Her dakika kendine has kokusunun yerini hastane kokusu alıyordu. Sanki muayene olmayı beklerken hastalanmaya hazırlanıyordu. Hiç bir yere ve hiç kimseye değmemeye çalışırken, nabzı odaya giren çıkan her insanla biraz daha hızlanıyordu. Beklemeye devam etti. Aklına eğlenceli bir şeyler getirmeye çalışsa da yapamadı. Elleri hastanenin olmuştu bile. Demek ki artık kendine dokunmamalıydı. Kapının üzerine devletin avrupa standartlarında olduğunu belirtmek için yarım yamalak tutturulmuş, lcd ekran numaratör aynı insanda takılı duruyordu. Ağlayan sızlanan, hayatının tüm sorunlarını yanındaki yabancıya anlatanların uğultusu kulaklarını dolduruyordu.
-Hasta değilim, dedi yine kendi kendine. Yanındaki biraz yaşlıca teyze
-Ne dedin kızım? Sadece baktı teyzeye onunla konuşursa 2 haftadır korktuğu her şey gerçek olabilirdi. Kafasını önüne eğdi. Hastane ellerinden sonra kollarını da ele geçirmeye başlıyordu. Nihayet kapı açıldı ve kendini doktor hazretlerinin karşısında buldu. Günde kaç hasta baktığını şaşırmış ve artık robotlaşmış bu iyileştiriciye problemini anlattı.
-2 hafta önce göğüslerimi kontrol ederken bir kitle buldum. regl dönemine denk geldiği için 1 hafta geçmesini bekledim. Ama hala geçmedi.
- Tamam sedyeye geçin. Soyunup sırt üstü uzanın.
Doktorda ayıp yoktu. Soyundu, sırt üstü uzandı. Göğüslerine dokunan en sıradan eller sanırım bunlardı.
-Kolunuzu kaldırın.
Ne olur olmasın diye düşündü. Ne olur tanrım, ne olur olmasın. Doktor kitleyi bulmaya çalışırken bütün çıplak kaldığı zamanlar gözünün önüne geliyor, hiç birinin bu an kadar kalıcı bir anı olamayacağına üzülüyordu. Ne yapmalıydı hastaneden kurtulup gidip sevişmeli miydi? insan mutsuzken sevişebilir miydi? Ya da herhangi biriyle? Belki de tüm bu ön koşulları kendine koydu diye şu an aklına bu soğuk odanın dışında bir hatıra nüfuz edemiyordu.
- Giyinebilirsiniz. Ultrasonu görmeden bir şey söylemek zor ama düzgün bir şekli var kötü huylu olmayabilir. ultrasonu görmek lazım ama. Öğlene kadar çektirip sonuçları bana getirin. Sıra beklemenize gerek yok.
-Peki teşekkürler.
Odadan çıktığında göğüslerine kadar hastaneydi artık.Suratsız bir iki memura, şirret 1-2 hemşireye ultrason kağıdını gösterip yerini sorduğunda neredeyse bu ruhsuzluk yuvası yere ait olmadığını hissetti. Ama ultrasonun çekileceği kapının önünde sonsuz bekleyişine başladığında kaçamayacağını anladı. Sanki sonsuza açılıyordu bu kapı öyle bir beklemekti bu. Yanında oturan iki orta yaşlı kadın, ışın tedavilerinden, kemoterapiden, yan etkilerinden, ölenlerden, alınan göğüslerden, rahimlerden bahsedip hoş bir sohbet ediyorlardı. Sohbet ona ölüm, ölüm, ölüm diyordu.Bu şehre 10 sene önce ilk geldiği günü hatırladı. Aşık olmak için gelmişti buraya. Saçma ama gerçekten aşık olmak üzere İstanbul'a gelmiş sıradan bir taşralıydı. Her büyük şehir büyük olasılıkları getirirdi. Onun peşinde olduğu olasılık ise aşktı. Yolculuğuna başladığında emindi. Buradaydı aşk. 1,5 sene geç olsa da aradığı aşkı buldu. Fazlasıyla platonik olarak, neler yaşamamıştı ki bu yarımsak ilişkide. Aşkın tüm halleri bilfiil üzerinde deneyler yapıp, yerini depresyona bırakmış, kendini depresyondan kurtarması 3 yıl sürmüştü.
-3 yıl... dedi kendi kendine. Bu noktada geçen zamandan pişmanlık duymak için bile geç kaldığını hissediyordu. tekrarladı;
-3 yıl. Kendi memnuniyetsizliğine daldığı süre boyunca dünya zamanı ilerleyip 12 yi buldu. Artık hastalık ve ölüm konularından evlilik ve çoluk çocuğa geçiş yapan teyzeler arkadaşlıklarını pekiştirmek üzere birlikte çay içmeye kalkıyordu. Bazı kararlı müstakbel hastalarsa kapıdan ayrılmayı reddediyordu. O da reddetti. İkinci hayal kırıklığı sahne sahne gözünün önünde canlanıyordu. birinci perdede çok iyi arkadaştılar. İkinci perde de nasıl olduğunu anlamadan birlikte olmaya başladılar. Üçüncü perdede ise bunun asla tanımlanamayacak bir ilişkiye dönüştüğünü anlamıştı. Sahneye selamını yine yalnız vermişti. Sonrası işsizlik, alınan 8 kilo ve mutsuzluktu. Neyse ki küçük yalnızlıklarını düşünmek dünya zamanının hızlıca akmasını sağlıyordu. Odaya girip gün içinde ikinci kez soyundu. Aynı gün içinde göğüsleri ikinci kez tanımadığı bir insanın insafına kalmıştı. Ultrason cihazı üzerinde gezinirken yabancı sesler çıkarıyor. Kullanan doktor suratında değişmez ifadeyle ona bir şeyler soruyordu. Hiç aynı gün içinde iki kez bile sevişmemişti.
-Ölemem, diye mırıldandı. Göğüslerindeki jeli temizleyip üzerini giyindi.
-Sonuçlarınızı yan taraftan alacaksınız dedi doktor. Doktorun yüzünde bir cevap aradı. Ama adam daha o çıkmadan ikinci hastayı buyur etti. Sonucunu almadan bir çay, bir sigara içti. Belki de bu yüzdendi. Çaydan değil de sigaradan, bu yüzden bir tane daha sigara yaktı. Bir şeyler yesem mi diye düşündü, vazgeçti. Ayaklarına kadar hastaneydi artık.
Sonucunu alıp incelemeye başladı. Gördüğü şekillere hiçbir anlam veremedi. Üzerinde bir sürü garip latince isim olan bir rapor ve tombul göğüslerine saklanmış bilumum 12 minik kitlenin boy fotoğrafı elinde başlangıç noktasına döndü.Doktorun odasının boşalmasını beklerken yaşadığı en güzel şeyler aklına üşüşmeye başladı.Nasılda bir gecede başrol olmuştu. Her şey film gibiydi. Sıradan insanlara olmazdı böyle şeyler. İlk tanışma, ilk öpüşme , ilk gece her şey büyüleyiciydi. Sadece 2 ay boyunca. Sonrası dünyanın en sıradan sonu. Bir akşam işten eve geldi -ilişkilerinde kısa sürede sorgusuz buluşma rahatlığına erişmişlerdi- kapı açıldığında ikisinin değil üçünün bir ilişkisi olduğu gerçeğiyle yüzleşti. Kapıdan yalnız çıktı. Sonrası alınan 6 kilo ve göğüste bulunan büyükçe bir kitleydi. Sonrası hastane olan tüm bedeniydi. Sonrası doktorun odasından çıkan son hastaydı. İçeriye girdi. Doktora sonuçları uzattı.
-Hasta değilim, ölmemeliyim, aşık olmalıyım diye mırıldandı. Doktor sonuçlara göz gezdirdi ve...
11 Ekim 2014 Cumartesi
Nasılsın?
+Nasılsın?
- (Beni boş ver. Beni unutalım. Tarihte mevcudiyetimden iz bile kalmasın. Beni siktir et. Ben ne ki, bir şey olsun. O doğduğum gün, hani çok sevdiğim tarih var ya, onu sadece Deniz doğmuş diye kutlayalım. Ben o kadar azaldı ki. İçi dolmuyor. Siz olayım ben alıştığım gibi. Sen de biz ol, ben dışında kalayım. Denklemine katma beni. Tüm çarpımların sıfır olur. Kendine bölme beni, bulamayız parçalarımı. Toplama yapamayacaksan, beni kendine ekleyemeyeceksen iyisi mi komple çıkar sen beni. Bütün olayım dört işlem benim. Matematiğim abaküs hesabı. Akıl, zeka yok benim hesabımda. Sağlama işlemim hak getire. Sonucum yanlış, sen de lütfen gidiş yoluma puan verme. Ben sıfırım anladın mı. Sıfır. Muamma öncem, sonram. Ne bir zararım, ne faydam. Bunların ötesinde iyiyim. Duymak istediğin bu. İyiyim çok iyi. Şimdi sen nasılsın diye sormam gerekir aslında, çünkü bu bir diyalog. Çünkü hep ben konuşmamalıyım. Sana söz hakkı doğmalı ama iyisin. Sorsam böyle söylersin. Sıradan cevapların alt metinsizliği beni delirtir. Düz konuşmalar, gereksiz detaylar... Derinliksiz ve yavan gelir. İçine içine bir şeyler saklıyorsun gibi gelir. Ya da öyle olsun diye umarım. Aklımda bir viyadüksün çünkü köprüleri benim kurmam gerekir. Çaba sarfetmem gerekir. Çok konuştum ya yine, fazla süsledim ya anlatacağımı, utandım ya yine tüm bu kelime kusmuğundan. Susamadım, serin kalamadım, o kadın olamadım işte. Tüm bunlara kocaman bir neyse. Neyse...) iyiyim. Sen nasılsın.
+ iyi .
28 Eylül 2014 Pazar
Him
Gel iki insan olmayı bırakalım. Tüm görgü kurallarını, tüm kadınlığımızı, erkekliğimizi... Gel parçalarımıza kadar küçülelim. Gel masallara kaçalım. Balinaların sırtına tutunup okyanusların dibinde yeni kıtalar keşfedelim. Maddelerimiz tanışsın. Gel. Dolaşıklık kuramına uygun, birlikte değişelim. Tüm kösnüllüğü atalım içimizden. Birlikte duralım. Sadece duralım. Kelimeler sussun. Çok konuştum biliyorum. Çok şey söyledim farkındayım. Hepsi sıradan bir suskunluk için belki de. Hadi beni sustur. Sakinimi bul. Hücrelerimde var biliyorum. Bedenlerimizden çıkalım hadi. Bizi tanımlayandan uzaklara kaçalım. İnsansız, havasız, susuz... Ne istersek olabiliriz biliyorum. Sadece biraz cesaret canım. Senin cürretin karşılıksız kalmaz emin ol. Ol de olalım. Yabancı olma öyle, kaçıracak gözün yok ya bak bana. Kendine sıkışmışlığından kurtul hadi. Seni yargılamam ya da sormam nedenlerini. Sen de bana sorma açıklamamı isteme hiç bir şeyi. Parayı unut, satın almayı, maddeye tapınmayı... Bırak işte, uçmak için kanada ihtiyaç yok ki. Okyanustan sıkılırsak tepemizde mavi bir gökyüzü ötesinde feza. İste yeter. Astral seyahatlere çıkalım. Kim demiş ki yapamayacağımızı. Biz aynı yıldızın tozları... İşte tüm bunlar biz olmanın faydaları...
12 Eylül 2014 Cuma
Öyle İşte
Önümde boş beyaz sayfalar...
Eskiden ilk kelimeleri yazmaya çekinmezdim. Benim yazılarım, hikayelerim zaten kimsenin umrunda olmayan küçük şeylerdi. Kelimeler düğüm olmazdı. Çözülür, dökülürdü. Eskiden keskin hislerim, duygularım vardı. Büyük umutlar beslerdim geleceğe dair. Saçmalıklarım bana göreydi, kimseyi ırgalamazdı. Bir soru bulutunun içinde yalnız yol almaktan korkmazdım. Gençtim eskiden, bugün yaşlıyım 100 yaşındayım belki de. Tasvirlerim derim gibi buruşuk, kafiyelerim öksüz, tamlamalarım yetim... Bugüne değişmeyen tek şey yanlışlarım. Dahi anlamındaki de'yi ayrıştıramamak kelimelerden. Yeni bir hikayem yok. Yeni bir düşüm. Hayallerden emekli mi oldum yoksa? Belki de bir darbe oldu ruhumda tüm olasılıklar bir yerlere kaçıştı. Ağustosun son haftasında çöken o kötü sıcaklık, o yenilmişlik...Tüm pazartesiler, tüm aylar ve tüm yıllar önümde bir otoban. Sürekli hızlanıyorum. Her şey birbirine karışıyor, bulanıklaşıyor. Otobanda duramazsın. İlerlemelisin. Zamanı bir ip gibi bükemezsin, solucan deliğine sapıp başka bir gerçekliğe geçemezsin. Nerede değilsem orada mutluydum bir zamanlar. Artık oralar bile... Umutsuz bitirmemeli ya insan yazıları ya da çaresiz. Olumlarım genelde her şeyin sonunu ya... Öyle işte. Yaptım sayalım bir seferlik. Mış gibi yapalım.
8 Eylül 2014 Pazartesi
Elma meselesi
Ne tahirler vardı gerçek hayatta ne zühreler. Konuşma yetisi edinmiş dangalak elmalar diyarıydı tüm dünya. Şaire uyduk bizde elmanın da bizi sevmesi şart mı diye sorduk kendimize? Elmanın bizi sevmesi şart değildi. Elma kendi başına futursuzca olgunlaşıp çürüyüp ölmekte özgürdü. Elmanın bir seçimi yoktu. Materyalist bir meyveden başka bir şey değildi. Hasatına bağlı olarak ederini karşılayan herkes elmadan bir ısırık alabilirdi. Meyveler böyle şeyleri çok da umursamazdı normal olarak. Ben elma severdim. Düşüncelerimde elma vardı. Bencilce elmaya sahip olmak istedim. Param çıkışmadı. Beni sevsin diye beklemedim. Fakat kafama düşüp yer çekimini yeniden keşfetmeme neden olmasına da gerek yoktu.
1 Eylül 2014 Pazartesi
ceplerimde koca koca taşlar
Kaf dağından aştım. Çölleri geçtim. Denizleri yüzdüm. Anka kuşuydum, kumdum, balık oldum. Tüm evlatlarımı yutarken, sonsuzdum. Zamanı iki şişe dolayıp ördüm. Çocukluğum,gençliğim,yaşlılığım hepsiydim. İki ters bir düz gittim. Tüm hikayeleri bilirdim, kendime bildirdim. Dünyada yeter yüksekliğe erişince, güneş tüm bal mumundan kanatları eritirdi, öğrendim. Hiç olduğumuzu bağırmana gerek yoktu, hissetmiştim.
13 Ağustos 2014 Çarşamba
Bored to death
Odada her zaman ki gibi ayaklarımı koktuğun kolçağından sarkıtarak oturuyordum. 10 senedir tanıdığım pek fazla değişim geçirmemiş bu odanın en gözde yeri beyaz ve dolu kitaplığıydı. Üzerinde gösterdiğim yegane parlak başarımın göstergesi olan 1. Lik ödülüm bana bakmaktaydı. Televizyon hiç durmadan çalışarak beni bunaltıyor ama kapatmaya bir türlü elim varmıyordu. Bugün büyük bir baş dönmesi kocaman bir mide bulantısı diye geçirdim içimden. Dünyadaki en sıkıcı insan ben olmalıydım. Bu odada tek başıma kendimden sıkılmaya başlamıştım. Derimin altında bir yerlerde mutlu bir hücrem vardı. Şu an nereye kayboldu? Bileklerimden dirseklerime kadar kocaman yarıklar oluştururken canımın acısının yanı sıra kanın kıvamını ve demir bazlı kokusunu düşündüm. Güya demir eksikliğim vardı. Yarın beni bulduklarında tüm kan testlerini haksız çıkaracağımı düşünerek eğlendim. Hah mutlu hücre buradaymışsın işte. İlk koldaki realist çalışmamdan sonra 2. Kol biraz yetim ve soyut kaldı. Canımın acısı ve kan kaybım ( sanırım bir kaç lifi kestim) başarılı olmamı engelledi. Allah'tan güzel iç çamaşırı tercihim ölüme uygundu. Oluşan kan gölüne bakarken öldüm. Tanrım intiharım bile sıkıcıydı.
28 Temmuz 2014 Pazartesi
'O father why did you leave me!'
Tanrı bizi terkedeli çok oldu Mo. İkimiz yalnız kaldık. Yer yüzü ve gökyüzü arasında yapayalnız. Sen ve ben iki romantik... Pek şansımız yoktu. Gökyüzünden yanarak düştüğümüz bu çorak toprağın üzerinde toprağın derinlerine dalacağımız sonsuz geceye kadar başbaşayız. İşin kötüsü aynı dili bile konuşmuyoruz. Daha realist olabilmek isterdim kendim için. Ama benim realist olmam seni nasıl kurtarırdı. Bir başına bu sonsuz yeryüzünü arşınlamanı istemedim sanırım. Hem bensiz ne kadar dayanabilirdin ki. Belki de kendimi önemli hissedebilmek için bencilce bir yalan söyledim. Umudunun günün en güneşli saati gibi yüzünde parlayışı beni korkutuyor. Sana söylüyorum ama anlamıyorsun. Öksüz çocuklarız biz neden bunca umut? Yürüdük öylece. Artık gün sönümleri eskidi ama biz yine yürüdük. Bana dönüp gülümsedin. Umutlandım. Hiçliğin ortasındaydık ve gülümsüyordun. Anne dedim, anne neden bizi terkettin? Bu dramatik anda bir işaret bekledim. Yerden gökten veya ikisi arasında sıkışıp kaldığımız bu boşluktan sadece sen vardın. Elin sunulmuş bir teklifti. Ben bir romantiktim.
18 Temmuz 2014 Cuma
Tanrılar yeni yaratıklar
Son günlerde okuduğum, gördüğüm bir Yahudilik düşmanlığı. Haberlerde izlediğim bir cihat kampanyası. Evet bir çok çocuk ölümü, bir çok insan ölümü...Üzülüyorum.... Dünyanın bir yerlerinde seçmedikleri bir hayata doğmaları sonucu ölmeleri ve öldürülmelerine üzülüyorum. Fakat burada bir dine mensup insanları hedef mi almalı ya da milleti. Çift taraflı düşünüyorum. Filistin içinde, İsrail içinde...Filistin'in attığı bombalarla ölen İsrail halkı için de İsrail'in attıklarıyla ölen Filistin halkı içinde. Belki İsrail savunması daha güçlü olduğu için daha az İsrail kaybı görüyoruz bu da bizi alarma geçiriyor. Vicdanımızı mantıksız bir biçimde taraf olmaya zorluyor. Taraf olmamaya ısrar ediyorum. Benim için biten her hayat üzücü. Benim için körü körüne bağlanılan her inanç yanlış. Doğuştan gelen tüm özelliklere dönüp tapınmak veya bu özellikler yüzünden ezilmek horlanmak aptalca. Daha da aptalca gelen şu ki semavi dinlerin hepsi aynı tanrıya inanıp birbirlerinden nefret ediyor. Dünyanın en çok satan üçlemesi sıralı.Yazarı inanca göre tek. Peygamberler akraba, sahi torpil var diye isyan eden olmamış mı? Kadro çıkmamış mı? Bu resimde tanrı birazda her kitleden oy almaya çalışan politikacıya dönüşmüyor mu? Kim yaratıcının politika yapacak kadar aşağılık olacağını düşünmek ister ki?
Tüm bu dini sorgulayan sorularımın ötesinde ben inançlı bir insanım hep öyle oldum. İnanç beni güvende hissettirdi. Çözemediğim şeylerle boğuşmamı kolaylaştırdı. Bu dini bir inanç değildi, benden ve bu boktan dünyadan daha büyük ve daha adaletli bir sistemin yürüdüğüne olan bir inançtı. Dinin temel prensiplerine katıldım, onayladım. İyi öğretileri vardı. İnsanı toplum yaşamına ehlileştiriyor, fazla ve zararlı huylarını törpülemeyi öneriyordu. Ama üçünde de yaratılış adem ve ademin kaburga kemiğinden üreyen havvadan türüyordu. Yani dine göre sonsuz bir ikinciliğe mahkumdum. Eski ahitte geçen lilith unutulmuştu. Daha kötüsü seçimleri yüzünden ihraç edilmişti. Bir kadın olarak semavi dinlerde bana hazırlanmış bir rol model bulamadım. Dolayısıyla anlatıla gelen hikayelerin yaratıcı kısmına inandım. Ben bu yaratımın sahibine alıştığım şekilde Allah dedim başkalarının ne isim verdiğini çok umursamadım. Kendi yaşadığım inançla mutluydum. Ama şu an görüyorum ki takım tutar gibi din tutar olmuş insanlar. Hepinizinki aynı tanrıysa şu an size baya bir sinirlenmiş olması gerekmez mi? Bedenini sizin oluşturduğunuz ruhunu onun üflediği nice evladının ölmesi onu üzmez mi? Olayın dini kısmını bir yana bırakırsak - ki bence dini açıdan bu olayın değerlendirilmesi başlı başına saçmalık- devletlerin politikaları sonucu yıllardır iki milletin içinde yaşadığı sürekli bir tedirginlik hali kime fayda sağlıyor? İsraile mi? Filistin'e mi? Yoksa iki devlete de silah sağlayan devletlere mi? Dünyanın bir yerindeki insanların senden, doğduğun coğrafya yüzünden nefret etmesi kimi mutlu eder? Kime huzur verir? Medyanın sürekli rüzgarın estiği yöne doğru insanları yaftalaması, canavarlaştırması, tüm yaşananları istediği şekilde yansıtması karşısında neye inanabiliriz? İşin özü ve çirkin tarafı şu ki; savaşlar fırsatları doğurur, fırsatlar insanları zenginleştirir, dini bütün insanlar kolay idare edilir ve ölen çocuklar kimsenin umrunda değildir.
Tüm bu dini sorgulayan sorularımın ötesinde ben inançlı bir insanım hep öyle oldum. İnanç beni güvende hissettirdi. Çözemediğim şeylerle boğuşmamı kolaylaştırdı. Bu dini bir inanç değildi, benden ve bu boktan dünyadan daha büyük ve daha adaletli bir sistemin yürüdüğüne olan bir inançtı. Dinin temel prensiplerine katıldım, onayladım. İyi öğretileri vardı. İnsanı toplum yaşamına ehlileştiriyor, fazla ve zararlı huylarını törpülemeyi öneriyordu. Ama üçünde de yaratılış adem ve ademin kaburga kemiğinden üreyen havvadan türüyordu. Yani dine göre sonsuz bir ikinciliğe mahkumdum. Eski ahitte geçen lilith unutulmuştu. Daha kötüsü seçimleri yüzünden ihraç edilmişti. Bir kadın olarak semavi dinlerde bana hazırlanmış bir rol model bulamadım. Dolayısıyla anlatıla gelen hikayelerin yaratıcı kısmına inandım. Ben bu yaratımın sahibine alıştığım şekilde Allah dedim başkalarının ne isim verdiğini çok umursamadım. Kendi yaşadığım inançla mutluydum. Ama şu an görüyorum ki takım tutar gibi din tutar olmuş insanlar. Hepinizinki aynı tanrıysa şu an size baya bir sinirlenmiş olması gerekmez mi? Bedenini sizin oluşturduğunuz ruhunu onun üflediği nice evladının ölmesi onu üzmez mi? Olayın dini kısmını bir yana bırakırsak - ki bence dini açıdan bu olayın değerlendirilmesi başlı başına saçmalık- devletlerin politikaları sonucu yıllardır iki milletin içinde yaşadığı sürekli bir tedirginlik hali kime fayda sağlıyor? İsraile mi? Filistin'e mi? Yoksa iki devlete de silah sağlayan devletlere mi? Dünyanın bir yerindeki insanların senden, doğduğun coğrafya yüzünden nefret etmesi kimi mutlu eder? Kime huzur verir? Medyanın sürekli rüzgarın estiği yöne doğru insanları yaftalaması, canavarlaştırması, tüm yaşananları istediği şekilde yansıtması karşısında neye inanabiliriz? İşin özü ve çirkin tarafı şu ki; savaşlar fırsatları doğurur, fırsatlar insanları zenginleştirir, dini bütün insanlar kolay idare edilir ve ölen çocuklar kimsenin umrunda değildir.
14 Temmuz 2014 Pazartesi
Hepken Hiç
ÖNSÖZ
Bu hikâyeyi aşkı bilmeyen bir adama aşkı anlatmak için
yazmadım. Yan yana yaşarken sıraladığım kelimelerin iletişim kurmama
yetemediği, kalın kafalı, sabit fikirli, arkadaşlık hakkında ise zerre fikri
olmayan ama herkes ve her şeyle ilgili milyonlarca yargısı olan artık
kusurlarını sevmediğim, âşık bir adama yazdım. Uzun uğraşlar ve çabalarıma
rağmen bir okuma alışkanlığı edindiremediğimden bu hikâyenin varlığından
haberdar olacağını da hiç sanmıyorum. Söylediğim her şey uzayda yok olup
gidiyor ve bir noktada bütün cümlelerim tarih olacak. İşte sevgili okuyucu bu
noktada iş sana kalıyor. Umut etmekten vazgeçememek böyle bir şey, bu hikâye
gibi… Sesimi duyuyor musun? Benimle yan yana yürüyor musun? Beni ne kadar
seviyorsun?
Hepken Hiç
BÖLÜM 1
Bayan laklak gününe her zamanki gibi tam vaktinde ve
hafiflikle uyanarak başladı. Hafifçe kahvaltısını yaparken güne bir haber
programıyla merhaba dedi. Kasvetli haberleri sevmezdi. Haber izlerken mutsuz
olurdu. Arkadaşları yalancı okurlar bu hassasiyeti nedeniyle onu hep kınardı. Arkadaşlarına
göre o, sadece çok konuşan bir barbi bebekti. Ancak gündemden hoşlanmaması,
ülke problemlerini sevimsiz ve rahatsız edici bulması sanılanın aksine onu
aptal yapmazdı. Bayan Laklak sadece bunlarla dünyadaki yeri arasındaki
bağlantıyı kuramayan naif bir insandı. Hayal kurmaya ayırdığı uzun saatler onu
realiteden uzaklaştırırdı. Öyle bir yaratımın içinde yaşıyordu ki dünyevi
coğrafyanın neresine konulursa konulsun yaşamını mutlu bir şekilde sürdürürdü.
Hiçbir şeye haddinden fazla üzülmemesi de bunun sonucuydu. Ve bu yüzdendir ki
haber kanallarında son dakika olarak geçen dünyanın ölüm haberi Bayan Laklak’ı
çok endişelendirmedi. Kayıtsızlığını reçelli ekmeğini yerken sürdürdü. Ta ki o
an, evin içinde ki 2 hareketli bir sabit telefon sözleşmiş gibi çalmaya
başlayıncaya kadar. Sabahın bu saatine göre manasız kalan bu telefon trafiği
telaştan ziyade Bayan Laklak’ı heyecanlandırdı. Her şeyin ötesinde 3 duyma
organı olmadığından bu seçim yapmasını gerektiren bir durumdu. O öncelik
sıralaması yaparken telefonlar teker teker vazgeçti. Israrcı olan son telefonu
açtı. Henüz uyanmamış sesiyle konuşmaya başladı.
-ALO?
-…
-ALO? Kiminle görüşüyorum?
Karşı taraf ilk başta utangaç davranıp sesini çıkarmasa da
birden bant kaydı gibi akıcı bir İngilizceyle Bayan Laklak’a seçilmiş kişi
olduğundan, kurtuluşu kazandığından bahsetmeye başladı. Her gün gelen namaz
öğretme taleplerinden daha ilginç bulduysa da tamamını dinlemeden telefonu
kapadı. Reçelli ekmeğinden son ısırıklarını alırken kendi kendine söylendi.
Yine kahvaltıda fazlaca oyalandığından apar topar saçlarını topladı. Aynada
kendine içten bir şekilde gülümseyerek evden çıkıp, iyi- kötü çalıştığı, tek
vasıtayla ulaştığı işine gitmek için yola koyuldu. Sarı dolmuş her zamanki gibi
o gittiğinde tamamen boştu. Evden 10 dakika erken de çıksa,10 dakika geçte
dolmuşun ihtiyacının bir kişi olduğu o büyülü anı bir türlü yakalayamıyordu.
Yine işe acele etmekte olan yedi kişiyi beklemeye başladı. Herkes Bayan
Laklak’ı geç bırakacak ölçüde dolmuşa doluştuktan sonra, miskin dolmuş şoförü,
dünyanın tüm acelesizliğini sırtlanıp makamına kuruldu ve nihayet kontağı
çevirdi. Bayan Laklak’ın aklından bugününde taksim ilk yardımın arkasındaki o
dik yokuşu koşarak indiği günlerden biri olacağı, buna rağmen işe beş dakika
geç kalacağı ve zaten ne kadar özensiz, düzensiz olduğuyla ilgili bir yığın
azar işiteceği geçiyordu. Akşam çıkışta loto oynamaya karar verdi. Neyse
diyerek tüm bu sevimsiz öngörülerini sonraladı. Dolmuştan inip, topuklu
ayakkabılarıyla yokuş aşağıya paldır küldür inerken düşündüğü tek şey düşmeden
ve daha az ses çıkararak koşmanın bir yolu ya da yönteminin olup olmadığıydı.
Oysa hem dolmuş insanları, hem sokak insanları için gündem başkaydı. Böyle
önemsiz sorular cevap bile hak etmezdi. Herkes ölmekte olan dünyadan bahsederken
Bayan Laklak tüm bunlara telefonunun kulaklıklarını tıkamış yolunda koşturmaya
devam ediyordu. Ölmekte olan dünyanın diğer sakinleri kendilerini spritüel koşturmacalar
ile meşgul etmekteydi. Tanrı ve din inancını reddedenler aldatılmış hissediyordu.
Dünyanın son kullanma tarihiyle birlikte kendilerininki de belirsizliğini
kaybettiğinden yok olmanın dayanılmazlığıyla karşı karşıya kaldılar. Derin bir
umutsuzlukla intihar edenler bile oldu. Nüfus kağıdına kazınmış inanç hanesine
körü körüne bağlı olanlar ise kendilerini duaya, ibadete, kefarete vakfedip,
cennetin rant bölgesi halindeki yeşil parsellerinden toplama gayretine girişti.
Kiliselerdeki günah çıkartma sıralarıyla camiden taşan cemaat birbirine
karışıyordu. Bayan laklak işine vardığı sırada dünya sakinlerinin hali buydu.
Bir
kolleksiyoner olan cemiyet dünyasının saçma sapan isimlerinden Nail Bey her
zamanki gibi nargilesini içerken, azar kayacağının keyfiyle Bayan Laklak’ın
içeri girmesini bekliyordu. Dünyanın bile artık sonuna geldiğimizi, ama Bayan
Laklak’ın bir türlü bu işe zamanında gelemediği, bir gün kalbini çok kıracağı
ama bunun telafisini olmayacağı ve benzeri içerikli günlük azarını Adanalı,
şoven bir domuz olmanın getirdiği rahatlıkla ve Bayan Laklak’ın o ofisi asla
bir mobbing davası açarak kapattırmayacağının bilinciyle yaklaşık olarak yarım
saat boyunca sürdürdü. Bayan Laklak azar işitmeden masasının başına
geçebilseydi beş dakikalık mesai kaybı olacaktı. Ancak duyduğu tüm korkunç
şeyler yarım saatlik iş ve bir senelik motivasyon kaybına neden oldu. Nail Bey
üst kata, ofisine aptal sekreterini sıkıştırmaya çıktığında ofis insanları
dünyadan, zamanlarının ne kadar sınırlı olduğundan ama kesin Nail Bey’in resmi
tatil olacak olan bir sonraki haftayı tatil yapmayacağından bahsetmeye
başladılar. En sonunda birbirlerini gaza getirdikleri bir süre sonunda her
zamanki gibi izin konuşmasını yapmak uzun süredir orada çalışan ve kendi
haklarının en farkında olan Tenar’a düştü. İzin sorulmalıydı, zaten burada
sömürülüyorlardı. İzin faslı tam bir hezimetle sonuçlandığı sırada Bayan laklak
tüm moral bozukluğunun yeni yeni üstesinden geliyordu. Hemen son gelişmeleri
almak için ofis içinde kullandıkları konuşma penceresini açtı. Bunu açmakta da
geç kaldığını Tenar’dan gelen bir düzine iletiyle fark etti. Önce biraz Bayan
Laklak’ın başarılı olduğu tek şeyi yapıp boş boş konuştular sonra Bayan Laklak
sabah gelen garip telefonu gülerek anlattı. Tenar dünyanın ölümünü sanki daha
önceden bilirmiş gibi sakin karşılıyordu. Oysa normal Tenar stres olur,
sinirlenir mutlaka bu durum karşısında bir şeyler yaşardı. Ya her şeyin yolunda
gideceğine dair bir inancı var ya da bir planı diye düşündü. Tenar’ın fazla
rahat tavırlarını düşünedururken Tenar telefon görüşmesini neden
tamamlamadığını sorup duruyordu.
-
Ya gerçekse o telefon? Neden konuşmadın? Neden
hemen kapadın? Hayır haberlerde gördün sen de dünya ölecek neden böyle bir
şeyin gerçek olabileceğine ihtimal vermedin? Hem Böyle şeyler olabiliyor mesela
sana söylemem gereken bir şey var. Henüz kimse bilsin istemiyorum ama sana
söylemeden edemem. Bana bir teklif geldi. Marsa gönderilecek kolonide çalışmam
için bir teklif bu. İnanabiliyor musun Bayan Laklak ilk defa işler istediğim
gibi gidiyor. Bir yer daha açılırsa aklımda senin olduğunu biliyorsun belki
birlikte gideriz. Ve yaşarız…
Tenar için çok sevindi.
Bilgisayarının yanından kafasını uzattığında yüzünün ışıldadığını görebiliyordu.
Yine de ona bu dünyanın sonu olayı yakın ya da gerçek gelmiyordu. Sanki
insanlar bir şeylerin peşinde fazlaca telaş ediyorlar, radikal kararlar alıp,
fazla tutkulu davranıyorlardı. Tıpkı Fransız devriminde olduğu gibi diye
düşündü. O kadar kan ve devrim içinde yaşadığımız dünyayı bir arpa boyu
ilerletememişken, insanlığın ölen dünyanın içinde devinim ve çabayla
debelenmesinin gereksiz olduğunu düşündü.
-Kim bilir, eğer gerçekten senin dediğin
gibi bir fırsatsa sabah gelen telefon tekrar ararlar ve bu öğleden sonra
sıradan bir şekilde hayatım değişir. Dedi.
Dünyanın ölümünden ve kimin ne olacağından
daha fazla bahsetmeye gerek görmeden her günkü konularına geri döndüler. Öğle
saatleri gelip geçti. Telaşlı aileler dışında telefonunu çaldıran olmadı. Mesai
saatleri bitip işten çıktıklarında Tenar spora o ise ayaklarını sürüyerek eve
gitti. Her zamanki gibi yemeğini hazırlarken Batu onu aradı. Yemek yaptığını
duyunca aniden Bayan Laklak’ı görmek istediğinin farkına vardı. Yemekler hazır
olduğu sırada kapı çaldı. Batu elinde Aya çıkış formlarıyla kapıda afallamış
bir şekilde duruyordu. Bayan Laklak bu aniden çıkan aydaki koloniye katılma
fikriyle bir güzel dalga geçerken yemeklerini bitirdiler. Batu eleştirilmeye
pek tahammül edemese de pek üstelemedi. Dünya tarihinin en anlamsız
filmlerinden birini, Batu gerçek fikirleri söylemeden izlemeye devam ettiler.
Bir süre öylece filmi izlediler. Bazı yerlerine gülüp, bazı yerlerinde
sıkıldılar. Sonra Bayan Laklak her zamanki gibi fazlaca konuşmaya başladı. Belki
o kadar saçmalamıştı ki Batu onu öperek susturması gerektiğini düşündü. Üstelik
bu bir ilk de değildi. Ve yemekten yeterince doyamamış gibi öpüşmeye
başladılar. Bayan Laklak’a arada öpüşerek noktaladıkları böyle akşamlar normal
gelmemekle birlikte pek bir şey hissettirmiyordu. Bu sanki Batu’nun kötü biten
büyük ilişkisinin bir tür tedavi kürüydü. Bu durumu pek de kendiyle ilintili
bulmuyordu. Sanki öpüşme eylemini gerçekleştiren o değildi de, sadece iki dudak
ve bir dile sahip bir bedendi. Dünyanın ölüyor olması böyle sonlanan akşamların
sonunda dönüştüğü garip ruh halinde bir değişiklik oluşturmadı. Yine saatler
gecenin bir yarısına gelip Batu’nun kendi evine gitme vaktini gösterdiğinde
Bayan Laklak uzaylılar kaçırmışta geri bırakmış gibi soğuk ve donuk bir hal
aldı. Ayrılırken bunu tekrar yapmamaları gerektiğini söyledi. Arkadaş olarak
iyiydiler gerisi kafa karıştırıcıydı. Hem söylentiye göre dünya ölüyor, Batu
ise aya taşınıyordu. Bayan Laklak için tüm bunlar saçmaydı. Batu içinse Bayan
Laklak saçmaydı. Ölen bir dünyada bir arada belirsiz kalmanın bir anlamı yoktu.
Batu, ona her zamanki gibi hak verdi. Âşık olacağı insan o değildi. Hem zaten
psikolojisi bu durumla ilgili doğru hareket edebilecek kadar iyi değildi. Bayan
Laklak’ın saçmalıklarıyla kişisel olarak uğraşmak ise çok fazla hayat enerjisi
istiyordu. Anlaşarak vedalaştılar. Evde yalnız kaldığında zaman pek hızlı
ilerliyor ancak uykusu bir türlü ihtiyaç olamıyordu. Saatler 3e gelmişti bile. Dünyanın sonu
olduğuna 3 telefonda inanmış gibi tekrar çalmaya başladı. Bu saatte telefonlar
hiç çalmazdı. Sabah arayan numara sanki aynı şakayı yapmak için arıyordu. Ama
belli saatten sonra yinelenen şakalara kimsenin tahammüllü olamazdı. Açmamaya
karar verip telefonlardan uzaklaştı. Tam bu aramaların gerginliğinden
kurtulmaya başlamıştı ki kapısının önünde bir telaş fark etti. Kapı tüm
apartman sakinlerinin duyacağı şekilde gümbürdüyordu. Biraz korku ve heyecan
hissediyordu. Gözetleme deliğinden baktığında gelenlerin siyah giysili, siyah
karakterli devlet görevlileri olduğunu gördü.
-
Kim o?
-
Bayan Laklak sabah bir telefonla size ulaşmaya
çalıştık. Belirttiğimiz saatte sizi adreste bulamadığımızdan programımızın
dışına çıkmak zorunda kaldık. Hemen hazırlanırsanız sizi almamız lazım.
Koleksiyona yetişebilmeniz için bizimle iş birliği yapmanız lazım. 10 dakika
içinde dışarıda olabilirseniz prosedürde bir aksama olmaz. Lütfen acele edin!
-
Ben… Şey… Peki…
Bayan Laklak birini aramak için bundan daha iyi bir zaman
olmayacağını düşündü. Kim ona yardım edebilirdi bilmiyordu. Bir avukatı mı
aramalıydı? Yoksa polisten mi yardım istemeliydi? İnsanları gecenin bir yarısı
uyandırmanın kaba olacağını, polislerinse ona yalnızca daha büyük sorun
çıkaracağına karar verdi. Telaşla aklına ilk gelen numarayı çevirdi. Batu
telefonu hızlıca açtı.
-
Ne oldu?
-
Birileri geldi. Kapıdalar. Beni bir koleksiyona
katmak istiyorlar. Korkuyorum. Kimse uyanık değil sadece aklıma sen geldin.
Gelip…
-
Ya Bayan Laklak sen böylesin işte zaten
yeterince sorunum yok gibi hala benden nasıl bir şey beklersin. Git bir şans
ver belki iyi olur senin için. Hem senin hiçbir zaman kurtarılmaya ihtiyacın
olmadı ki hele de benim tarafımdan.
-
Bana fikir vermen için aramadım seni. Sadece bundan
nasıl kurtulacağımı bilmiyorum ve istemiyorum koleksiyona dahil olmak.
Korkuyorum anlasana. Arkadaşsak bana yardım edersin. Arkadaşız değil mi?
-
Bu saatte telefonunu açıp tüm bu deli
saçmalarını dinlediğime göre elbette arkadaşınım. Ama bunları atlatmanda
yanında olamam. Burası özgür bir ülke hem istemediğini söylersin kimse zorla
sana bir şey yaptıramaz ya. Hem zaten ben gidiyorum onayım için hiçbir olaya
karışmamam gerekli. Sadece kendimi yaşatmaya çalışıyorum şu an bence sen de
öyle yap. Bir şey olmayacak göreceksin. Yarın bunu konuşur eğleniriz yemekte.
İyi geceler canım.
-
Ama 11 ay boyunca sen ve senin sorunlarınla
ilgili çözümler ararken ben saat kaç olursa olsun, nerde olursam olayım
yanındaydım. Sen nasıl beni böyle çaresiz bırakabilirsin?
Bayan Laklak Batu’nun telefonu çoktan kapattığını sorusunun
sonunda telefonun o sinir bozucu sesini duyduğunda anladı. Durumun
korkunçluğunu düşünemeyecek kadar karaydı dünya. O an bir gram insani duygusu
kalmadı. Bu ilk hayal kırıklığı değildi. İnsanlar onda sürekli surette hayal
kırıklığı yaratıyordu. Ama görünen o ki beklentilerini öldürmeyi bir türlü
başaramıyordu. Üzerine mavi elbiselerinden birini geçirdi. Yanına ne olur ne
olmaz diş fırçasını gece tellerini ve pijama takımını alarak evden dışarıya
çıktı. Araba resmi bir arabaya yakışacak denli siyah ve ağır görünüyordu.
Arabanın içinde aceleci ama güler yüzle onu bekleyen insanlara baktı. Belki de
her şey güzel olur diye düşündü. Hem koleksiyonda hiç bulunmamıştı daha önce,
belki de çok hoşuma gider, hem bilinmeyen bir şey bildiği diğer şeylerden ne
kadar kötü olabilirdi ki?
Gardiyanları onun için arabanın kapısını açtılar ve nazikçe
onu içeriye itelediler. İçeride beyaz kıyafetleriyle bir doktor oturmaktaydı.
Belki de doktor değildi ancak kıyafetleri o kadar beyazdı ki Bayan laklak onun
doktor olduğu fikrinden kendini alamıyordu. Doktor kişisel sorulara araba
kontağı çevrildiği anda başlamıştı. Hiç cinsel ilişkiye girmiş miydi? Kaç
partneri olmuştu? Hangi hastalıkları geçirmişti? Hiç ameliyat geçirmiş ya da
kan nakline ihtiyacı olmuş muydu? Kronik hastalıkları var mıydı? Aile tıbbi
geçmişini biraz anlatabilir miydi? Bunların neden önemli olduğunu düşünürken
bitecek gibi görünmeyen tüm sorulara tek kelimelik yanıtlar veriyordu. Yol
sürerken telefonu hiç çalmadı. Sorularla beraber yolun sonuna gelindiğinde,
Bayan Laklak artık kaderine razı arabadan indi. Gardiyanlarından genç olanı,
Bayan Laklak’ın kayıtsız haline içerlemiş gibiydi.
-
Çok şanslısınız gerçekten. Keşke sizin yerinizde
ben olsaydım. Ama ben sanırım bu dünya ile ölen sıradan bir insan olacağım.
Herkesin bir kaderi bir yaşam çizgisi vardır bayan laklak ama sizinki dünya
eliyle uzatılıyor. Dünya sizin kader çizginizi kendisininkinden bile uzun
tutmuş. Sizi almaya gelirken pek heyecanlanmıştım. Özel olduğunuzu bir bakışta
anlarım demiştim. Ama fiziksel olarak olabildiğince normalsiniz.
-
Normal mi? Daha 1 saat önce 11 aydır destek
olduğumu düşündüğüm biri hayat enerjisini soğuran duygusal bir vampir olduğumu
söyledi. Belki de gerçekten hak ediyorumdur koleksiyona girmeyi ve siz normal
insanlar ve bu boktan normal dünya da ölmeyi hak ediyordur kim bilir. Herkesin
iddia ettiği ölçüde garip bir canlıyım belki de. Asıl işin kötüsü ne biliyor
musun… ee senin adın neydi?
-
Gizli bir görevde olduğumdan ref1 deseniz uygun
olur sanırım.
-
Çok samimiyetsiz, hem nasıl bir gizli görev
anlayışınız varsa tüm apartmanı uyandırdınız… Neyse asıl işin kötüsü ne biliyor
musun ref 1 dünya ve üzerinde yaşayan tanıdığım insanlara verdiğim her şeyin
sonucunda yalnız bırakıldım ve tüm bunlara karşı hala dünyayı ve tanıyıp
sevdiğim insanları seviyorum. Neyse belki koleksiyon koşulsuz sevgi için daha
uygun bir habitata sahiptir. Ve hayatım boyunca özlemek kelimesine saplanan her
şeyden kurtulurum.
-
Kişisel yaşantınıza ilgili fikir sahibi olmam
çok yerinde olmaz Bayan Laklak belki de küçük sohbetimizi kesmemiz daha doğru
olur. Böyle buyurun…
Bayan laklak ref 1 ve ref 2 nin eşliğinde büyük bir kapıdan içeri
girdi. Bu bilinmeze uzanan yolun
başıydı. Tüm duvarlar beyaz boyalı ve sanattan uzak dümdüz uzanıyordu.
Koridorlardan geçtiler. Büyük koridorlar sürekli daha küçükleriyle kesiliyor
türlü dönüşler yapıyor bir türlü varamıyorlardı. Derken kapısında kocaman tanı
yazan bir odanın önünde durdular.Ref 1 ve ref 2 bundan sonrasında yalnız
olacağını belirtip onu kapıdan içeriye yönlendirdiler.
Tanı odası denilen yer belki de dünyanın en
plastik yeriydi. Bu plastik oda da değil mikroplar insanın ruhuna yapışan
duygular bile barınamazdı. Burası insanoğlunun büyük olasılıkla el değmeden
yarattığı en izole yerdi. Nasıl bir sistemin içine girdiğini düşünüp telaştan
delirmeden kapı tekrar açıldı. İçeriye cep herkülü olarak adlandırılabilecek
bir adam girdi. Yere yakın olmakla beraber yapılı bir adamdı bu. Sanki boyunun
kısalığına devamlı surette kızmaktaydı. Sinirli sinirli Bayan Laklak’a doğru
ilerlerken o gülmemek için kendini zor tutuyordu.
-Bayan Laklak siz misiniz?
-Evet.
- Anne adı … Baba adı … Doğum tarihi …..
Doğru mu_
-Evet hepsi doğru.
- Evet … Şimdi ben sizin özlük, fizyolojik
ve psikolojik bilgilerinizi toplamakla görevli bir devlet memuruyum. Lütfen
sorduğum her şeye net ve doğru cevaplar veriniz. Böylece ikimizinde işi en hızlı
biçimde bitmiş olur.
- Tabi işinizi kolaylaştırıp bir an önce
ben de buradan çıkmak isterim.
- Buradan çıkmak mı? Bayan Laklak
katılacağınız koleksiyonla ilgili kimse size bilgi vermedi mi? Öğleden sonra
gerçekleşen oryantasyona katılmadınız mı?
- Hayır… Ama burası tanı odası olduğuna
göre buradan başka bir yer daha olduğunu düşündüm hem toplanmam ve işlerimi
halletmem içinde belli bir zamana ihtiyacım var.
- Bunu öğleden sonraki oryantasyonda uzun
uzun anlattılar ancak madem şu anda bütün bunlardan bihaber biçimde karşımdasınız
o zaman size hızlıca anlatacağım lütfen beni iyi dinleyin. Kolleksiyon son 50
senedir dünya üzerindeki tüm devletlerin ortaklaşa hazırladığı bir program.
Farkında olduğunuz üzere dünya ve üzerindeki her şey ölecek. Tüm uygarlık iyi
kötü kurduğumuz her düzen yok olacak. Ancak bu dünyanın ne ilk ne de son
ölümü.Yürüttüğümüz tüm araştırmalar belli bir zaman dilimi sonrasında dünyanın
yeniden yaşanılır bir yer haline geleceğini gösteriyor.Sizin dahil olduğunuz
koleksiyonsa daha rasyonel hale getirirsek bir tür derin dondurucu. Koleksiyona
dahil olan insanlar ve hayvanlar dünyayı yeniden inşa etmek üzere seçildi. Yani
koleksiyona katıldığınız andan dünyanın hazır olduğu ana kadar siz donmuş bir
şekilde muhafaza edileceksiniz.
Duyduğu şeyler karşısında biraz şaşkındı. Bayan Laklak kendisini
annesinin giderken acıktığında kolay hazırlasın diye dondurucuya koyduğu
köfteler gibi hissetti.
-
Ne yani bir nevi ilk insan mı olacağım? Peki
elektrik veya deterjan olacak mı ben çözüldüğümde?
Sinirli cep herkülü her soruda
daha da sinirleniyordu sanki.
-
Bunun nasıl bir şey olduğunu anlayabildiğinizi
sanmıyorum. Dünyanın öldükten ne kadar süre sonra yaşanılır hale geleceği tam
kestirilemiyor. Bu büyük olasılıkla birkaç milyon yıl sürecek. Biz ise
koleksiyona sadece 5 milyon yıllık bir ömür biçebiliyoruz. Ne yazık ki şu anki
teknoloji sadece bu kadar elveriyor. Özetle dünyada tekrar insan medeniyetini
oluşturabilmeniz dünyanın zamanlamasına bağlı.
-
İnsan medeniyetini oluşturabilmek mi?
-
Tahmin edersiniz ki o kadar süre geçtikten sonra
siz eğer çözülürseniz karşınızdaki dünya bildiğiniz bir yer olmayacak. Tabi
çözülürseniz sizde nasıl deformasyonlar olacağını da net bir şekilde
söyleyemiyoruz ve ne yazık ki bir b planı yok. Şimdi biraz anladınızsa sorularımıza
devam edelim.
Bayan Laklakın kafasında binlerce
soru dönüp duruyordu. Koleksiyon hiç de eğlenceli değildi. Değere binmesi
beklenen hisse senetleriydi koleksiyondakiler.
-
Çok saçma, dedi.
Cep herkülü aldırmaksızın
elindeki kâğıtları kontrol etmekteydi. Bu sefer daha yüksek sesle;
-ÇOK SAÇMA, diye bağırdı. Telaşla
arkasına dönüp kapıyı açmaya çalıştıysa da kapı açılmadı. Avazı çıktığınca bağırsa bile bu odadan sesini
duyurabileceğini sanmıyordu. Hem duyan olsa da kim ona yardım ederdi ki. Tüm
çabasını sakince izleyen cep herkülü;
- Zorunda olmadığınızın
fakındasınız değil mi? Böyle bir tiyatroyla vakit kaybetmemize hiç gerek yok.
Haklarınızdan vazgeçtiğinize dair belgeyi imzalarsanız siz ve seçili eşiniz
dünyayla beraber ölebilirsiniz.
-Ben ve seçili eşim mi?
-Bu koleksiyon çift sayılar
üzerine kurulu, Nuh’un gemisi gibi düşünün.
Bayan Laklak bir an tereddütte kaldı. Bu resmen haksızlıktı.
Birinin niyetlendiği saçma sapan bir projeden onun yüzünden atılması
saçmalıktı. Kaç çift olacağı pek önemli değildi ama dünya nasıl olsa kurulurdu.
Hem kimsenin saçma seçimlerinin bedelini onun ödemesi gerekmezdi. Ayrıca hangi
devirde yaşıyorlardı bu nasıl kozmik bir görücü usülü eşleşmeydi? Her şeyin
sonunda dünyaya geri döndüklerinde ya seçili adamı öldürmek isteseydi o zaman
ne olacaktı? Elinde tek bir seçeneğinin olması, hiç seçeneğinin olmamasıyla
aynı anlama gelmiyor muydu? Neo-havvaların
işi çok zordu cehennemin tüm nimetlerine elveda demek yürek isterdi. Ama
yine de bir başkasının hayat kararını nasıl şımarıkça değiştirirdi. Ne büyük
bir bencillikti. Cep herkülü konuşmaya ve anlatmaya devam ediyordu. Ama onun
kafasında bunca zamanın senciliğiyle, yıllardır ötelediği bencilliği savaşıyor
bu nedenle anlatılan tek bir kelimeyi bile duymuyordu. İçindeki seslerin çoğu
bencil ol, bir başkası için , hem de tanımadığın bir hayal kırıklığı için kalan
hayatını atma, dünyada ve dünyayla ne yaşayacaksan yaşa diyordu. Sencil olman
işe yarasaydı bu zamana kadar yarardı diyordu. Daha neler neler ağza
alınmayacak ne tezahüratlar yapıyorlardı Bencil’e. Ama uzun zamandır kulak
verdiği azı zaten her halükarda kaybedeceksin, koleksiyona girmeye karar versen
de , dünyayla ölsen de… Oysa başka birini mutlu edebilmek için bu son şansın
olabilir. Sencil olmak, bencil olmaktan daha kolaydı hem.Bazı davranış
alışkanlıklarından kurtulmak imkansızdı. Son kez de olsa senciledi Bayan
laklak.
-
Tamam, tamam daha fazla anlatmayın. Gerek yok.
Ben kararımı verdim. Koleksiyona katılacağım.Şimdi ne yapılması gerekiyorsa
hızlıca yapalım sizin vaktinizi daha fazla almayalım.
-
Bu kadar hızlı ikna olacağınıza ihtimal
vermiyordum ne yalan söyleyeyim. İlk tepkiniz fazla dramatikti. Kararınızı ne
değiştirdi?
-
Sizin mesainizi daha fazla uzatmayalım beni ikna
edecek şeyler söylediniz diyerek prosedüre dönelim isterseniz.
-
Peki öyle yapalım.
Uzun bir süre çeşitli testler ve sorularla boğuşan bayan
laklak en son bir dizi kağıda bir dizi paraf attıktan sonra Cep herkülü
elindeki kumandanın bir tuşuyla izole odanın kapısını ardına kadar açtı.Ref 1
ve ref 2 biraz sıkılmış görünüyorlardı. Bayan laklak dışarı çıktığında
yokluğunda kaybettikleri ciddiyeti tekrardan takındılar. Onu aralarına alacak
şekilde hizalanıp binanın dışına oradan da arabaya doğru ilerlediler. İçeri
girdiğinde artık yalnızdı.Sanki verdiği kararın pişmanlığını dilediğince
yaşayabilmesi için doktor olduğunu düşündüğü beyaz kıyafetli adam olanca
nezaketiyle yolculuğun bu kısmına dahil olmamıştı. Yine kendini uzun süredir etkisinde
olduğu başarısızlık denizinde buldu. Tam o sırada Ref 1 in
telefonu yöresel yöresel çalmaya başladı.
…
23 Haziran 2014 Pazartesi
Arat'a
Arat'a...
Zamanda ilk yolculuğun, sana aldığım ilk teleskopu kullandığın zamanla çakışıyor. Dünya düzlemini karışlamayı sürdürdüğün 13. insan yılında. Teleskopu aldığında sevinmedin bile ilgi alanının dışındaydı ama komşu evlerin yatak odalarını gözetleyebileceğinin ergen hayaliyle teşekkür ettin bana. Bize ulaşamamış tüm yıldızların ışıklarını yakalamayı keşfedeceğini biliyordum. Ya da umuyordum diyelim. Ben senin kadar şanslı değildim Arat. Tüm hayallerimi bir çiçek dürbününe ve onun deformasyonuna borçluydum. Oysa sen benim sayemde bütün evrenin uçsuzluğuyla hayal gücünü genişletebildin. Sen benim en büyük uktemdin. Birlikte yıldızlara baktık, gezegenleri gözledik ve hayal kurduk. Ve insanları düşündük o gezegenlerdeki. Hayalimizde uzaylı adı verilen yeşil yaratıklar değil, bizim gibi insanlardı. Bir ülkü kurduk o insanlar için, yaşamaya değer kıldık. Bize henüz ulaşamamış yıldızların ışıklarına bakarken düşlediklerimiz, belki henüz doğmamış insanlardı. Henüz doğmamış insanları düşleyip onlara bir ülkü kurduğumuzda, farkettim ki teleskobun ucunda iki tanrı olmuşuz. Sen ve Ben...
Sonra sana yetmemeye başladı düşlemek, teleskobun ucundan gözlemek. Belki de benim deforme olmuş hayal dünyamdan sıkılmıştın, ya da büyüyordun dünya yaşıyla. Biliyordum, teleskobun ilk taksidini öderken anlamıştım. Terk edilmenin nasıl bir şey olduğunu sen de öğretecektin bana. Zaman yolculuğunu keşfedeceğini, uzak bir yıldızın benim çiçek dürbünüme sığmayan ışığına tutunup, tanrıların ait olduğu yerlere göçeceğini biliyordum. Seni aradığımı gördün biliyorum. Tüm gezegenlerde izini sürdüm o kadar çok baktım ki göklere kör oldum. Yine de her akşam havanın açık olup olmamasına aldırmadan gökyüzüne bakıyorum. Sadece o insanları görüyorum. seninle düşünü kurduklarımız çoktan toprak olmuşlar bunlar onların torunları, 3 nesildir yaşıyorlar, sen de görüyor musun? Açık söyle yoksa düzgün ellerinle insancıkları kaderlerine hafifçe ittiriyor musun? Bu sana son mektubum biliyorsun. Yıllarca yazdığım onca mektup ya senin zamanından önceydi ya da sana yetişemedi. Anlıyorum. Bir mektubu cevapsız bırakamazsın biliyorum. Ben çokça yaşlanmadan, bana ışığı yeten bir yıldızın kuyruğuna atlayıp dünyaya çarp diye bekliyorum. Belki tüm kutsal kitaplarda anlatılan felaketler iki tanrının buluşmasına bağlıdır. Seninle, benim... Bir kez gözlerime bakmıştın ya... sadece aklıma geldi. Bu sana son mektubum ya lafı uzatıyorum. Gezdiğin her yerden benim için bir anı tut. Ben bekliyorum. Bu sana son mektubum biliyorum.
Arat seni seviyorum.
13 Haziran 2014 Cuma
KAPOW! ZAP! BAM! WHAMM!
Buna başlangıçları yazmakta çok iyi değilimdir diyerek başlamıştım. Hakikaten de iyi değilim...Ama bu senin maceran o yüzden seversen okursun...
Bölüm 1
Barda...
Tüm kahramanlar yorulmuşlardı savaşmaktan, savaşıp kaybetmekten. Kahramanlık zor bir meslekti ve kimse seçerek kahraman olmuyordu. Bir kere kahraman olarak seçildiysen iş kıyafeti olan taytı veriyordular cüssene bakmaksızın. Allah'tan aksesuar olarak pelerin vardı da dünyayı kurtarırken kaideyi çizdirmiyorlardı. Bütün günlerini Kapow! Zap! Bum! ve Whamm! diyerek oradan oraya uçarak geçiren kahramanlar genelde mesai saatleri bitiminde toplanıp bir şeyler içerlerdi. Kahramanları ağırlayan ve günün stresini atmalarını sağlayan mekanın tabi ki de kahraman çalışanları vardı. Sadece onlar, gerekli sabra sahip değildi. Güçlüydüler evet, taytlıydılar, ama ya çabuk sinirleniyor, ya da çok üşeniyorlardı normal insanların dünyasını kurtarmaktan. Bar zaten türlü yetisi olan süper kahramanların barı olduğundan ulaşması baya meşakkatliydi. Dağları tepeleri geçerek, 7 çölü aşıp çok susayarak varılırdı. Barın sahibi ise Jelibon adamdı. İsminin aksine bu dünyanın en huysuz insanıydı belki. Saygısızlığa tahammülü yoktu. Türlü kötülerle savaşmaktan bu yüzden vazgeçmişti. Negatif karakterlerin adab-ı muaşerete ve görgü kurallarına saygısı yoktu. Sinirlenip bu barı açtığından beri onu sinirlendiren yegane şey sarhoş kahramanların fazlaca yüksek sesle konuşup kulak tırmalamasıydı. Hiç kimseyle fazla muhabbet etmez işini yapar sorun çıkaranları hafif pataklar, oyunlarda herkesi yenip, mekanı boşalttıktan sonra hayatında ne yapmak istediğini düşünmemek için 1 paket jelibon yerken süt içerek uyurdu. Günleri çok tek düze geçmese de genelde böyle geçip gitmekteydi. Her şeyin sıradan olduğu günlerden birinde yine mesaisini dolduran kahramanlar teker teker gelip canını sıkmaya başlamıştı. Supermen yine erkenden sarhoş olmuş ona buna yazmaya başlamış, Batman fazlaca para muhabbeti yapıp hesap alman olur demişti. Jelibon adam bunları görünce, kahramanlık müessesine iyice uyuz olmuştu. Kendine hemen bardan sıcak çikolata ısmarladı. Mekan onundu ne içtiğine kimse karışamazdı. İşte tam o sırada hava durumuna hazırlıksız, bir sıradan insan bu varlığından haberdar olmadığı bara girdi. Oldukça sıradan göründüğü için nasıl buraya geldiği herkesin kafasını kurcalamıştı. Ama sıradan kadın etrafında yarattığı soru işaretlerinin farkında olmadan bara geçip Jelibon adamın yanına oturuverdi.
-Canım çok sıkıldı bu akşam beni eğlendirmek senin görevin dedi üzerindeki paltoyu çıkarırken.
Çok fazla konuşup aslında ilgisini çekmeyen şeylerden bahseden bu kadınla nedense konuşmaya başladı Jelibon adam. Kadın sürekli surette sıkıldığından deliydi belki de.
-Arkadaşların yok mu senin dedi Jelibon adam.
-Var baya ama onlardan da sıkıldım dedi kadın sonra genel geçer şeylerden bahsetmeye başladı. philedelphia deneyinden, ışınlanmaktan, ölümden en son sevgilisinden...Kadın sanki anlatmak için oluşmuştu. Kadının gitmeye karar verdiği zaman Jelibon adam bu hakkında bir sürü şey bildiği kadının adını unutmuştu bile.
Günler geçip gidiyor sıradan kadınla sürekli karşılaşıyordu. Kadın her seferinde yoktan gelip, yoka gidiyordu. Burayı nasıl bulduğunu sormak aklına geldiyse bile bu sorunun eğlenceli olmadığını, cevabının ise pek uzun olacağını düşündüğünden sormaktan vazgeçiyordu. Bildiği tek şey hayatında gördüğü en çabuk sıkılan insanın bu kadın olduğuydu. Sonra kendini düşündü. Hayatında bir değişikliğe ihtiyacı olduğunu biliyordu. Barı satıp gitmeliydi belki de buralardan. Kapow! Zap! ve Bum! du belkide ihtiyacı bilmiyordu. Doğuda yeni kötülerin türediği haberini aldığında artık iş başı yapması gerektiğine karar verdi. Şehirden ayrılmadan barı kapatmadan önceki son akşam sevdiği ve sevmediği tüm insanları bir araya toplayıp kocaman bir veda partisi verdi. Herkes oradaydı işte tüm arkadaşları, yeni kararını destekleyen anlayan bir çok süper insan. Sadece davet edilmediği halde çıkıp gelen kadın bu karardan da sıkılmışa benziyordu. Jelibon adamın yanına yaklaştı.
-Bence gitmemelisin dedi.
-Kararımı verdim herşey hazır gidiyorum. Hem sana fikrini kimse sormadı.
-Gidersen sıkıntıdan patlamaktan korkuyorum, dedi kadın.
Bunu öyle bir şekilde söylemişti ki bu bir mecaz olamayacak kadar gerçekti.
-Nasıl yani? Tuhafsın biliyorsun değil mi?
-Bana tuhaf denmesinden nefret ederim.
Kadın bundan sonra konuşmadı her zamanki gibi yoka doğru ayrıldı bardan.
Bölüm 2
Savaş alanı her zamanki gibi kan ter ve hayal kırıklığı kokuyordu. Dövdüğü, öldürdüğü, yendiği düşmanları sanki hiç bitmiyor ve hiç yetmiyordu. Bilmiyordu ki bu hayatın bir amacı var mıydı? Ya da ne gelirdi sonrasında tüm savaşların. Ne emekliliği vardı süper kahramanlığın, ne sağlık sigortası, halk hayrına yaptığı işler onu istediğini sandığı hayatı yaşamaktan alımı koyuyordu? Her şey istediği gibi olsa belki ne istediğini bilebileceğine karar verdi öldürücü darbeyi vururken. Bu akşamlık savaş bitti, yine kazandı. Oyalanıp biraz süper arkadaşlarıyla kahramanlıklarını kutladılar. Odasına geldiğinde bir paket ekşi şekerli jelibon ve süt yine onu bekliyordu. İlgisini sürekli surette uyanık tutan sadece bu ikili vardı. Genelde düşünmeyi sevmez ama sürekli düşünürdü. Kafasının fazla çalıştığını ve onu yorduğunu biliyordu. Bu yüzden sütüyle birlikte düşüncelerini sakinleştirecek süper ilacını içti. Artık her şey sanki daha sakindi. Düşünceleri biraz yavaşladığında sıkıldığı gerçeğiyle yüzleşti. O kadın kadar sıkıldı. Hem ne oldu o kadına gerçekten sıkıntıdan patladı mı acaba? Bunları düşünürken uyuyakaldı.
Kadın tabi ki o sırada sıkılıyordu. Bar kapandığından beri evinden çıkmak, bir şeyler yapmak için gerekli motivasyonu bulamıyordu. Kahramanlıkları yazdığından, olan biten her şeyden haberi vardı. Jelibon adamı 1 . sayfadan haber bile yapmıştı. Ama bu savaşlar onun ilgisini çekmiyordu. Sıkılmaktan bile sıkılır oldu. Hayatı boyunca olan biteni yazmak istemedi. Ama nasılsa iş tanımı tam anlamıyla buydu. Var olmayan şeylerle ilgilendiğinden insanlar ona tuhaf, farklı gibi sıfatlar buldular. O da bütün bu garip etiketten sıkıldı. O akşam oturup yazdığı tüm yazıları etrafında toplayıp kendince bir yolculuk yaptı. Baktı ki hepsi sadece yan yana gelmiş güzel sözcüklerin ürünü, gördü ki kelimelerinde parıltı yok. Açtığı pencereden hepsini atarken sıkıntısı daha bile arttı. Artık biliyordu. Hiç bir zaman yazmaya yeteneği olmayacaktı. Uzun zamandır bastırdığı sıkıntı büyürken artık bunu sona erdirme vaktinin geldiğini düşündü. Uykusuz geçirdiği o son gecenin ardından şehrin en büyük savaş alanına en büyük meydanına gitti. Bu sefer haber yazmak yoktu hedefinde, haber olacaktı. Jelibon adam iyi takımın yanındaki yerindeydi. Karşısında kadını görünce şaşırdı. Yüzüne memnun bir ifade gelse de kadın yanlış yerde duruyordu. Kadın kötü müydü?
-Sıkıntıdan patlayacağımı söylerken ciddiydim dedi kadın.
Bu son sözleri oldu. Kadın, tüm iyi-kötü kahramanların hayatları boyunca görmedikleri kadar görkemli bir şov yarattı. Küçük mevcudiyeti sıkıntıdan patlayıp milyonlarca parçaya ayrılarak tüm şehre dağıldığında, nefes alan herşey istediği şeyleri bilme ve bunlara ulaşma yetisine sahip oldu. Çoğuna ilham verdi kadının parçaları. Artık Jelibon adam ne istediğini biliyordu ve düşünmeden sorgulamadan peşinden gitmeye hazırdı.
12 Haziran 2014 Perşembe
'seni affediyorum technician 5th class timothy e. upham.'
Saving private ryan izleyip herkesin kızdığı insan. Koca savaşın içinde donup kalan, türlü kahramanlıkları ölmemek için yapamayan insan. Ölmekten korkan, aslında gerçek olan. Timothy E. Upham bizim yaşama sebebimizdir. Upham sadece yaşama içgüdüsüyle, korkunun yaşattığı insandır.İlk insanlar gibi ya da yaşamayı başarmış ilk insanlar gibi;
Mağaranın güvenli ortamından ilk onlar çıkmazlar. Meraklarını başka insanların ölümlerini deneyimleyerek giderirler. Bir keşif yapmazlar hayatları boyunca ama keşif yaparken ölmezler de. Başlarına ilginç şeyler gelmez. Sıradan şeyler yaşarlar ortalama ömürlerince, büyük şeyler olurken etraflarında donar kalırlar öylece. Kötü insanlar değillerdir. İçleri senin benim gibidir. Yumuşacıktır kalpleri, yumuşamaması gereken diğerlerine bile. Başkasının acısına bakabilirler, hatta bunu anlatırlarken nobel bile kazanabilirler ama kana, tere ve çamura hiç bir zaman bulaşmazlar. Dünya dillerini iyi bilir, zarif sohbetlerde kültürüyle etkilerler. Yerleri savaş meydanlarında silah tutmak değil salon danslarında valse durmaktır. Ortalama ömürleri aslında epik olaylar içermez ve içermemelidir. Seni artık tanıyorum Upham ve affediyorum. Mellish ölürken yapamazdın gidip bir başkasını öldüremezdin. Yıllardır seni ezip durdum kafamda ama seni özgür bırakıyorum artık. Git çoluğa çocuğa karış, savaş aklına gelincede 1 duble viski koy kendine edith piaf aç hemen. Öperim.
6 Haziran 2014 Cuma
Adab-ı muaşeret
Her insanın bir laneti vardı bu yeryüzü denilen biraz kıvamlı çamurda; her birimiz lanetlenmis ve pislenmistik. Kodlanmıştı lanetlerimiz tüm auramıza. Tüm hareketin ortasında yine lanetimle başbaşaydım. Tüm uğursuzluklar böyle başlardı değil mi? Kalabalığın içinde tek başınayken. Kendini korunaklı bir sınırda yalnızlaştırmışken. saygılıydık hepimiz ne güzel sınırlarımız vardı.
5 Haziran 2014 Perşembe
Kısa kısa
Giyotinle öldürülmüş biri acı hisseder mi? hissederse hangi parçasında kalır acı? Hangi parçamız daha fazla bizdir? Beynimizi barındıran kafamız mı kalbimizi barındıran vücudumuz mu? Ruhumuz peki bu soyut belirsiz en biz olan biz beyin fonksiyonlarımıza mı sıkışmıştır acaba?
3 Haziran 2014 Salı
Hiç
Bazen sokakların çıkmaz olduğunu bilerek yürürsün sonuna kadar. Seni hiçlik bekler o sokakların sonunda. Bir yabancı gibi değil. Tanıdık gibi, sevgili gibi. Seni içine almak ister. Kimsenin seninle paylaşmadığı kadar paylaşır her şeyini. Hiç olursun.
30 Mayıs 2014 Cuma
43R
Ölmek kadar garip birşey yok.Ölmek bir insanın başına gelen en ilginç şey belki de hayatta.Hatta hayatta başına gelemez insanın çünkü ya ölmüşsündür ve hayatta değilsindir ya da yaşıyorsundur.Arası yok.Biraz ölü olamazsın biraz kuru olamayacağın gibi.Güzel çizgileri var yaşamak ve ölmenin;keskin ve seksi. Şu an önümde duran çocuktan çok farklı...
Bir anadoluluk var suratında. Yaşlanınca tıpkı babasına benzeyecek; minik bir emekli göbeği olacak, biraz hımbıl ve şu anda çok net kullanabildiği teknolojiden bihaber olacak.Büyük ihtimalle iki çocuğu olacak biriyle sürekli kavga edecek, biri babasının kıymetlisi olacak.Omuzlarında on sene sonra o çocuğu gezdirecek.Sırt çantası olmayacak.Sevgili eşide tıpkı kendi gibi silik olacak.Evlenmeden önce bariz güzel olan vucudu evlendikten bir sene sonra aldığı 8 kiloyla dengesiz bir şekilde büyüyecek ve her Türk kızının düştüğü hataya düşüp esmer olan sevgili eş saçlarına sarı röfleler attıracak.Bu bayağılıklarla dolu bir 40-45 sene sonunda içlerinden biri -tercihen karşımdaki çocuk- ölecek birden.Kalbi atmayacak vucudu tamamen soğuyacak ve gerçekten kör, sağır ve dilsiz olacak.Çok ilginç onda kaybolan şeylerden o kadar korkacağız ki, onu gömüp tamamen kaybedeceğiz en sonunda.
kısa tarih
09.01.2011
Her şey beatles’ın ellerimi tutmasıyla başladı gözümü Rolling stones'la yatakta açtım sonra her şey o kadar hızlı gerçekleşiyordu ki artık…clapton diye bir tanrı vardı duvarlarını süsleyen puslu ülkenin,gitar konuşabilirdi hendrix’in elinde,ateşin etrafında dans ederken hür, her şeyi yapabilirdi kertenkele kral ve küçük blues kızının muhteşem sesinde kadın oldum ben.müzikle dünyayı değiştirebilirdim, değiştirdim de barretlı ve barretsız dönemlerde, page’in elinden tuttum beraberdik kashmirde…
en sevdiğim skinny pantolonumu giydim gözlerimde dünden akmış boyalar vardı her şey paraydı sanırım kızdım her şeye ve herkese the velvet underground isimli dinamitin fitilini ateşledim.her şey havaya uçmuştu 2. Büyük patlama.şarapnel parçaları gibi dağılıyordu ona buna. Yaralanan yaralana… sanki bulaşıcıydı bu yara, bowie,sex pistols,joy division,morrisey,iggy pop,nirvana,placebo…bu öyle bir yaraydı ki tam kapanacağı sırada kaşıyordum inadına.tam olmak için devam etmeliydi iyileşme sürecim her dakika.....
26 Mayıs 2014 Pazartesi
Romantizm kompozisyonu
-Evdeyim.
+Romantiğim.
Sorularla dolu bir uzun yolun sonunda romantik olmayı yeterince açıklayamadım. Acaba 27 yıllık bir yanılgı mıydı yaşadığım. Romantik olmak somut bir şey değildi evet ama anlatılamayacak kadar tanımsız da değildi. Yatağa uzanıp kafamı aşağıya sarkıttım. Hayal kurmadım bu sefer, hatırladım. Ben romantik bir insanım, kendimi bildim bileli. Romantik olmak ölçülmüş biçilmiş klişe davranışları içermez bilinenin aksine. Romantizm bir görüş biçimidir. Hayatın estetikle buluşmuş halidir. Sıradan şeyleri büyüleyici hale getiren bir bakış açısıdır. Zorlama değildir, spontane bir biçimde gelişir. Romantik olsun diye bir şey yapılamaz. Yağan yağmurda, açan güneşte, çöken siste bir parıltı yakalamaktır. Dünyanın şiirselliğinden tad almaktır. Yazılmış tüm şarkıların baş kahramanı gibi hissetmektir. Bazılarını olmayan birine söylersin bazılarını olmayan birinin sana söylediğini hissedersin. Yeterli hayal gücü ve romantik bakış açısı birleşirse aşk denen bir söylenti var ya hani, aşka düşüp aşktan düştüğü insanoğlunun, hani anlamlı kılan hayatı, işte kişi olur aşk. Aşk sende vücut bulur. Sen aşk olursun geri kalan mazi olur. Ben romantik bir insanım. Yazdığım her cümlesi ayrı dil, 3 paragraf aşk ilanımla, shuffledan çıkan her şarkıyla yılları ve coğrafyayı dans ederek gezdiğim eski akşamlarla, kafamın içinde yarattığım cinayetlerle, duvarda parçaladığım gitarla, kim olduğunu merak etmek için kaydetmediğim her telefonla, bir pazar günü cupcake bulmak için 3 saat dolaşmamla ben romantik bir insanım. Bunun güzel ya da kötü bir tarafı yok aslında. Sadece böyle.
14 Mayıs 2014 Çarşamba
kader, nasip...
Kolay gelmiş herşey bana. Yaşadığımı düşündüğüm bir sürü zorluk aslında şımarıklıkmış. Hayatım boyunca yaşadığım en büyük zorluk belki de dudak damak yarığıyla dünyaya gelmemdi. Uzunca bir süre kendimi farklı ve çirkin hissettim. Orta okulda 18 yaşına geldiğimde geçireceğim ameliyat sonrasında ne kadar normal olacağımı düşünürdüm. Herşey sihirli değnekle değişecek gibi. Şimdi bakıyorum, o kadar şanslıymışım ki. O kadar ortalamanın üzerinde bir ailenin içine doğmuşum ki başıma gelecek herhangi bir talihsizlik olamazmış bu coğrafyada. Çocukken çocuk olmuşum. En büyük problemim dışarıda ne kadar daha oyun oynarımmış. Hiç bir korkum olmamış dışarıdaki tehlikelerden. Belki de hep korunduğum için. Ergen tripleriyle beni yalnız bırakın diyerek odama çekilmem haricinde yalnız kalmamışım, yalnız bırakılmamışım. Okulda başarısızlık benim için yokmuş, hafifçe tembellik yaptığım zamanlarda neye ihtiyacım varsa sağlanmış hemen. Peki ben 15 yaşında sadece hayal kurmaya mesai harcarken o çocuk neden çalışmak zorunda? Ben bu kadar gamsız bir hayat yaşamışken o insanlar neden ölüyor? Ya da biz bu adaletsizlik dolu sistemin içinde yaşamaya hala nasıl katlanıyoruz? O kadar mı liberalleştik, kişisel özgürlüklerimiz o kadar mı başımızı döndürdü? 100 sene öncesinin felaketlerini sıralayan insan hiç mi utanmadı? Halının altına kader, nasip, kısmet diyerek daha ne kadar açlık, yoksulluk, çaresizlik, kaza ve ölüm süpürülebilir? Septik oldu biraz evet biliyorum. Sorgulamadan edemiyorum ne yazık ki. Neden birileri 100 sene öncesinin teknolojisiyle-100 senelik kazalarla karşılaştırıldığına göre- bugün 3 kuruşa çalışırken ölüyor, sorguluyorum. Kazaların, yolsuzluğun, sokakta yürürken ölmenin sıradanlaştırılmasını kabul edemiyorum. Galiba deliyim. Belki de sorgulayan deli azınlık olan bizlere sadece lobotomi gereklidir. Hiç birşeyi değiştirmeye kabil olamayan bünyem yüzünden bu dünyadan nefret ediyorum. Cümlelerim her zaman devrik kusura bakmayın sadece onları devirebiliyorum.
13 Mayıs 2014 Salı
Güzel şey yanılmak
İçinde bir deliyle yaşamak nasıl bir his biliyor musun? Teşhisi konulamayan kronik bir hastalık bu deliyle yaşamak. O deli her zaman senin duymak istemediğin şeyleri söyler. Aslında doğrucudur. Direkttir.Tüm metin okumalarını çöpe atacak kadar kesindir. Yanılmak istiyorum. Güzel yanılgılar bekliyorum.
11 Mayıs 2014 Pazar
623 den tavşan
Dünya 62'den tavşan yapanlar için yaşanması oldukça kolay bir yerdi. Oysa biz 623'den doğru tavşanı yapmaya çalışanlar için kafa karıştırıcı ve bilinmezlerle doluydu. Kimse bizi tanımıyordu. Biz 623'den tavşan yapanların hikayesi hiç anlatılmadı. Hiç bir filmde, hiç bir hayatta başrol olmayı başaramamıştık.Talihsizce devrildiğimiz bu kara delikte sonsuzluğa yuvarlanmaktaydık. Birbirimize bile yardım edemiyor, insan temasının açlığıyla dolu ruhumuzu, vücudumuzun sınırlarına hapsedemiyorduk. Hangi oranda gerçek, hangi oranda hayaliydik? 623'den tavşan yapan salaklardık. Aşk mektupları yazıp göndermeyen, kusursuz anların kusursuzluğu bozulur diye anı zamana yaymaktan imtina eden, UV filtreli gözlüklerle dolaşılan bu yakıcı ve bozucu dünyaya; çıplak ve bozuk gözlerle bakan bir grup salak...Herşeye geç kalmamız da cabasıydı.
Bugün bizim için yine zor bir gündü. Bir gün birlikte mi yazılırdı? En nihayetinde hayat yine akıp gitmekteydi, biz geç kalmakta , hayatı bir kenarından tutup üzerimize çekememekteydik. Hem zaten hayatı üzerimize çeksek bile ayaklarımız dışarıda kalıyordu. Biz dediğime bakmayın aslında biz bendim. Ben kalabalık değilim, ben sadece 623'den tavşan yapabilirdim.
6 Mayıs 2014 Salı
3 Mayıs 2014 Cumartesi
Güneşle anlaşmak
Aslında kuşlar böcekler güneşli günler insanı değilim. Çok güzel ve doğru gelişen şeyler beni korkutur. Zor elde etmediğim şeyler ağzımda garip bir kayıp tadı bırakır. Sanki geldiği gibi hızlı bir şekilde kaçıp gidecek gibi hissederim. Bu bahar başka, bu bahar sevgi doluyum. Savaşmayı bıraktım. Tinimde tatlı bir sukunet var. Sanki yaşanacak ve yaşanmış olan herşeyi anlamış gibiyim. Bu yaz geçen her yazdan farklı olacak. Damarlarımda hissediyorum. Bu yaz güzel olacak bu yaz mutlu olacağım. İtmeden çekmeden, çabasız bir mutluluk hedefim. Hep güneşli günleri olan bir insan değilim, ama bu yaz 50 faktör su bazlı güneş kremimle güneşle bile anlaşabilirim.
28 Nisan 2014 Pazartesi
Bayram
3 gün sonrasını görmek istemiyorum. Haberlerin bana karşı silah kuşanmış insanların beni yerlerde sürüklediği, gazla boğduğu, plastik mermiyle vurduğu görüntüleri yayınladığını görmemeliyim. Düzeni ölerek değiştirmek istemiyorum. Tarihe kahramanlık yaptığım için geçmek istemiyorum. Tarihte yer almak bile istemiyorum. Tarihler hiç ilerlemesin 1 mayıs hiç olmasın bu ülkede. Belki de bayramlar için yaratılmadık. Polislerin izninin iptali belki de çok gülünce ardından bir felaket geleceğine inanan yapımız yüzündendir. Devletimiz olabilecek felaketi çok düşünmeyelim kendimizi yormayalım diye felaketimizi bile hazırlarken, sistemden nasıl şikayet edebiliriz ki?
24 Nisan 2014 Perşembe
Şimdi iyiyim.
Teknolojik hayat çok komik;
Hiç birşey tam olarak silinmiyor mesela.Maillerini temizlerken birden geçen seneki senle karşılaşabiliyorsun. Her şeyin ne kadar değişmiş olduğunu şaşırarak farkediyorum. O kendinden emin ve komik insan ben miyim diyorum. Her şey kötüye gitmeden önce ne kadar güzelmiş diyorum. Zaman üzerimde çeşitli tortular bırakırken 'pür' mutluluğu gölgeliyor bazen. Ne kadar mutlu olduğunu değil ne kadar üzüldüğünü hatırlıyor genelde insan. Mutluluğumun kanıtlarıyla karşılaşınca yenileniyorum.Kendimi yeniden yeni ve mutlu hissediyorum. Geçirdiğim tüm operasyonların izleri altında, tümörlerim bana yeniden gülümsüyor. Artık tamamen iyileşmiş silik yara izime bakıp tekrar açıp onarmak istiyorum. Tamir edecek birşey bulamadığında evdeki bulaşık makinesini bozan emekli gibiyim belki de.
Yapmak istediğim daha çok şey var oysa ki. Ve yapacağım. Bir sonraki sefere geçmişteki benle değil de gelecekteki benle karşılaşıp çok güleceğiz. Çok sesli güleceğiz. Dünyadaki tüm mutsuz insanları rahatsız ederek, huzursuz ederek.. Bu kadar gülünecek ne var diyecekler belki bize, o zaman işte daha bile çok güleceğiz.
Geçmişteki ben çok tatlıymışsın, bugünkü ben artık daha akıllısın, gelecekteki ben ...
Hiç birşey tam olarak silinmiyor mesela.Maillerini temizlerken birden geçen seneki senle karşılaşabiliyorsun. Her şeyin ne kadar değişmiş olduğunu şaşırarak farkediyorum. O kendinden emin ve komik insan ben miyim diyorum. Her şey kötüye gitmeden önce ne kadar güzelmiş diyorum. Zaman üzerimde çeşitli tortular bırakırken 'pür' mutluluğu gölgeliyor bazen. Ne kadar mutlu olduğunu değil ne kadar üzüldüğünü hatırlıyor genelde insan. Mutluluğumun kanıtlarıyla karşılaşınca yenileniyorum.Kendimi yeniden yeni ve mutlu hissediyorum. Geçirdiğim tüm operasyonların izleri altında, tümörlerim bana yeniden gülümsüyor. Artık tamamen iyileşmiş silik yara izime bakıp tekrar açıp onarmak istiyorum. Tamir edecek birşey bulamadığında evdeki bulaşık makinesini bozan emekli gibiyim belki de.
Yapmak istediğim daha çok şey var oysa ki. Ve yapacağım. Bir sonraki sefere geçmişteki benle değil de gelecekteki benle karşılaşıp çok güleceğiz. Çok sesli güleceğiz. Dünyadaki tüm mutsuz insanları rahatsız ederek, huzursuz ederek.. Bu kadar gülünecek ne var diyecekler belki bize, o zaman işte daha bile çok güleceğiz.
Geçmişteki ben çok tatlıymışsın, bugünkü ben artık daha akıllısın, gelecekteki ben ...
19 Nisan 2014 Cumartesi
Harry W. Peyton II' ye mektuplar
12/10/2010
i get tired of feeling empty
i'm sorry for sending this silly message to you.but u're some kind of space for me; no connections and no expectations and my message lost after i send it to you.i want fairytale endings for my life but all i get is real life.and it sucks.for once i want to finish what i started but i'm terrified to start living so i freezed everything.and i can't breath now i'm feelin' so blue.
if u read and care, sorry again, dont give attention...
thanks
15 Nisan 2014 Salı
Mario princess in another castle
Başlangıçları hiç sevmem. Başlarda kötüyümdür. Biraz rahatsız edici, biraz nevrotik, biraz huzursuz, biraz deli gibiyimdir. Biraz zorlarım iterim çekerim. Ben gibi olabilmek için kendime yer açmak bütün çabamın nedeni. Çok fazla konuşurum çoğu zaman çok fazla şey söylerim. Söylediklerimin yarısına inanmam başkasını inandırmak isterim. İnandırırım da ... Söyledim ya başlangıçlarda kötüyüm sonucu hızla bulmak isterim. En kısa yolu seçer hedefi çoğu zaman ıskalarım. Yollarımda engeller yoktur. Engel benimdir. Bana ulaşmak için beni geçmek gerekir. Beni geçince hiç ödül yoktur. Mario bölümü geçmiştir ancak prenses başka bir kalededir. Mario yoluna devam etmelidir. Benden geçip başka kalelere yolculuğa çıkmalıdır. Prenses olamayacak kadar normal bir insanımdır. Kim bilir?
6 Nisan 2014 Pazar
Happiness is a warm gun
Eğer rasyonel bir insan olsaydım başladığım küçük 'mutluluk' ile ilgili anketimi genişletir en çok verilen yanıtı seçer ve tüm bu anketin sonucunda bir tasarıma girişip en güzel mutluluk çubuğunu tasarlardım. Ama hiç bir zaman eldeki verilere veya insanların ilk etapta verdikleri yanıtlara çok önem vermedim. Görünenin ötesini, bir ütopyayı yakalamayı ve hatta tasarlamayı hedefliyorsam daha fazlasını görmem gerekmez mi? Her şeyden önce ütopya bir romantik idealler bütünü değil mi? Thomas More'un Utopia'sını Amsterdam'da süründüre süründüre bitirdiğimde tüm kitap bana fazlaca kuru ve keyifsiz gelmişti. O denli yavan bir tat bırakmıştı ki ağzımda belki daha mutsuz ve daha umutsuz bir zaman diliminde tekrar okumalıydım diye düşünmüştüm.O zamanlar yenilgisi olmayan ama hiç savaşta görmemiş bir öğrenciydim. İdealist bir mimar adayı...
Özellikle hayatımın her alanında savaşıp yenildiğim ve yenilmeyi neredeyse bir karakter özelliği gibi benimsediğim şu sıralar belki de Utopia benimde ütopyam olmuştur.Hiç bir savaşım sonucu edinilmemiş bir barış ve refah bizi tatmin eder mi?
Abidin'e mutluluğun resmini çizebilir mi diye sormuyorum çünkü mutluluğun şekli yoktur. Adı konulamaz, tek bir veri tabanına sahip olacak kadar basit değildir mutluluk. Mutluluk basit yapı taşları olan kompleks bir bütündür.Her kişi için ayrı formülize edilebilir. Dolayısıyla her bireyi mutlu edecek bir tasarı söz konusu olamazken mutluluk için en uygun koşullar sağlanabilir belki de. NŞA da toprağa ekilen bir tohum gibi mutluluk için zemin oluşturulabilir. Bu uygun şartları lineer zamanda bir araya getirebilmek ise ütopyanın ta kendisidir.
21 Mart 2014 Cuma
Bu gece
Bir rengi olsaydı bu gecenin kesinlikle katran kara olurdu. Gökyüzünde ay yok eminim hava kapalı. Bir ismi olsaydı bu gecenin ismi alfabenin en uyumsuz harfleriyle dolardı. Bir şiir olsaydı bu gece uyaksız ve redifsiz olurdu. Ben biri olsaydım bu gece uyuyor olurdum. Yaşasaydım gerçekten aşk olurdum. Mutlardan mutlu olurdum. Resimler yapar, şarkılar söyler sıcacık olurdum. Ruhumun tinini bulur göz bebeklerimden dışarıya akıtırdım. Sıkıcı ve kasvetliyim. Paletimden renkler seçip geceyi boyayabilsem, ellerimin soğukluğunu geçirebilsem, kırıklarımı bir ameliyatla aldırabilsem belki tam olurdum. Kayalıklara çarpsa bu gece, bu gece dağılsa dünyanın binbir köşesine. Sonra yaşayan ben çıksa bir yerlerden ve başlasa bir maceraya. Arasa, bulsa birleştirse. Tedavi etse bu geceyi. Bu gecenin iyileşmeye ihtiyacı var. Eksiklerinin tamlanmasına, düzgün bir anlaşmaya, ortak paydada buluşmaya, kemikleşen ön yargıların kırılmasına, büyük değişime. Huzursuz bir ölü bu gece. Dua etsem geçer mi bu gece. Ölüm ol hemen ol gece.
20 Mart 2014 Perşembe
Balinalar bile ölüyor
Saat beni geçiyordu, zaman hızlanmıştı. Gökyüzünden bir parça koparıp ağzıma attım. İş benden çıkmış, evine gitmişti. Ben yerimde kalakalmıştım. Yüzümle sırtım arasına yine dünyalar girmiş yine kendime uzak kalmıştım. Küçük sancılarla beni şaşırtın dedim. Hepiniz bir olun ve yağın üzerime çünkü.. gün çok sıkıcı... Ellerim yine aynı, ayaklarım yine yere köklenmiş. Gün çok sıkıcı dedim. Hep çok sıkıldım ben dedim. Günü gece yapalım ve tüm yorgunluğu üzerimizden atalım dedim. Sıkılınca zamanı değiştirirdim. Evreni oluşturan sicimler titrerdi ya da parçacıklar bir kıpırdanırdı normal şartlarda. Bilmiyorum ben fizikçi değilim dedim. Evrenin gizemini çözmeye hiç niyetim yoktu ben, ben daha kendi gizemimi çözememiştim. Gizem diye bir ilkokul arkadaşım vardı benden çok , daha sevimliydi ama artık yoktu. Bir sürü insan geçip gitmekte devam ediyordu. Çok konuşmuştum yine dudaklarım dilimi ayıplıyordu. Sussana diyordu sus. Sonra yine aynıydı her şey. Gün çok sıkıcıydı, midem bulanmış gökyüzü kusmuştum tüm ofise. Nasılsa akşam Songül Abla gelir temizlerdi. Varoluşçu bulantılarımla, gün sıkıntımla tüm ofis hayatının içine etmiştim. 27 yıllık bu hamilelik çok fazlaydı. Kendimden yeni bir ben doğurmanın sancısı çok büyüktü. Bana küçük epiduraller verindi. Çok istemek istiyordum, çabalıyordum olmuyordu. Gecenin köründe yatağın ortasına oturup kendime fısıldadığım gibi dedim balinaların bile öldüğü bir dünyada neden korkulurdu ki. Balinalar bile ölüyordu. Belki derin nefesler alıp tüm okyanusu içimde korumam gerekiyordu. Belki balinalar bir şekilde kurtulurdu. Yanlız değil yalnız idi. Yanlı bir yalınlıktan söz edilemezdi en nihayetinde. Akşam artık spora gitmeliyim dedim sakince. Herkes idi her kez yapılmamalıydı aynı hatalar. Ya ve-da olmalıydı. Şart mıydı? 'Gök' yüzü kafa yapıyordu. Bağımlılıktan kaçınmalı daha geç olmadan kaçılmalıydı.
18 Mart 2014 Salı
I put a spell on you
İlkokulda benden 4 yaş büyük erkek çocuklarına sataşıp onları hırpalardım. Onlarda bana cadı derlerdi. 'Nazlı'nın kardeşi tam bir cadı'. Bana cadı demeye devam ederlerdi daha çok sinirlenirdim. Küçücük boyumla kafa tutardım hepsine beni küçük gördüklerinden bir ikisini haklamışlığım bile olmuştu hani. Onlardan bir şekilde dövüşerek intikamımı almıştım. Bu biçim hiç değişmedi belki de. Sadece ben dövmedim kimseyi. Bilinç altıma ekilmiş bir zarar görmemeliyim düşüncesi... Belki de lanetlenmişimdir. Dövdüğüm çocuklardan biri lanetlemiştir beni. Ama ben lanetlerimi biliyorum. Sadece 1 adet de değiller. Özellikle o sonuncusunu...
Biliyorum lanetlendim ben. Biliyorum adım gibi eminim. Kim tarafından lanetlendim biliyorum. Peşimi bırakmayan hayaleti tanıyorum. Aksine birbirimizi öldürmedik biz hayaletle, kavga bile etmedik adam akıllı. neticede başlangıç noktasına dönmüş ama 2000 tl almadan geçmiştim ben. Hapisten kurtulma kartım vardı 2 adet elimde sıkı sıkı tuttuğum. Ama hayalet duvarlardan geçerdi. Söylediğim yalanları ortaya çıkarır beni kendime karşı küçük düşürürdü. Tepemden gaz bombaları geçerken elinden tutuğu öz güveni düşük bir başkasıyla önümden geçerdi. Benim de öz güvenim düşük olduğundan üzülürdüm. İyi birine benziyordu. İsmini bilmek istemezdim o kızın biraz bana benziyordu çünkü. Bir tutam nefret katılmış halimdi sanki. İsmini bilmek istemedim o kızın, hiç kıskanmadım, hiç ilginç gelmedi... Kesinlik yoktu. Eksik bir şey vardı bende. Hep mi kayıptı hayalet mi kaybetti bilemiyordum. Üç kere şeytan aldı götürdü satamadan getirdi dedim farklılık olsun diye bekledim olmadı.Noktaydı bir arkadaşımın tanımına göre eksiğim, ben bulamadım o söyledi. Benim gibi defterlerin son sayfasını daha sonra, daha iyi bir şey yazabilirim diye boş bırakan ya da daha iyisini yazabilirim diye sonlanmamış bir sürü hikayeyle dolaşan bir insanın zaten noktayla arasının iyi olamayacağı aşikar değil mi?
Biliyorum lanetlendim ben. Biliyorum adım gibi eminim. Kim tarafından lanetlendim biliyorum. Peşimi bırakmayan hayaleti tanıyorum. Aksine birbirimizi öldürmedik biz hayaletle, kavga bile etmedik adam akıllı. neticede başlangıç noktasına dönmüş ama 2000 tl almadan geçmiştim ben. Hapisten kurtulma kartım vardı 2 adet elimde sıkı sıkı tuttuğum. Ama hayalet duvarlardan geçerdi. Söylediğim yalanları ortaya çıkarır beni kendime karşı küçük düşürürdü. Tepemden gaz bombaları geçerken elinden tutuğu öz güveni düşük bir başkasıyla önümden geçerdi. Benim de öz güvenim düşük olduğundan üzülürdüm. İyi birine benziyordu. İsmini bilmek istemezdim o kızın biraz bana benziyordu çünkü. Bir tutam nefret katılmış halimdi sanki. İsmini bilmek istemedim o kızın, hiç kıskanmadım, hiç ilginç gelmedi... Kesinlik yoktu. Eksik bir şey vardı bende. Hep mi kayıptı hayalet mi kaybetti bilemiyordum. Üç kere şeytan aldı götürdü satamadan getirdi dedim farklılık olsun diye bekledim olmadı.Noktaydı bir arkadaşımın tanımına göre eksiğim, ben bulamadım o söyledi. Benim gibi defterlerin son sayfasını daha sonra, daha iyi bir şey yazabilirim diye boş bırakan ya da daha iyisini yazabilirim diye sonlanmamış bir sürü hikayeyle dolaşan bir insanın zaten noktayla arasının iyi olamayacağı aşikar değil mi?
11 Mart 2014 Salı
Güzel şeyler yazmak istiyorum
Güzel şeyler yazmak istiyorum. Kelimeler yanyana geldiginde umutlu cümleler inşa etsin istiyorum.Bir dükkana sığınmak istemiyorum evimin yolunda. Hayatımın tehdit altında olmasını istemiyorum ekmek almaya çıktığımda. Elbette yaşamak istiyorum sonsuza dek. 14 yaşımı yatarak geçirmek istemiyorum. Aşık olmak istiyorum, aşık olunmak, sevmek istiyorum bu ülkeyi, bu insanları, herşeyi sevmek istiyorum. Çünki umut inşa etsin istiyorum kelimelerim. Benim gibi umutlu baksın istiyorum geleceğe. Biliyor musun ölünce pekte umutlu bakılamıyor geleceğe. Cümlelerim gece kondular gibi, kırık dökük harabe gibi. Sevmek imkansız gibi, aşık olmakta. Benim o kıymetli biricik başıma çarpan, o kapsülün bıraktığı bir kesin, kara nokta...bir umutsuzluk var cümlemde. Olmasın istiyorum...Ben ayağa kalkamıyorum... Sen benim için de kalk istiyorum...
7 Mart 2014 Cuma
Biraz benden bahsedelim
Biraz benden bahsedelim. 27 adım attım bazıları ileri bazıları geriydi. Çoğu geriydi 2 adım gittiysem 5 adım kaçtım. 5 adım kaçarken arkamda ekmek kırıntıları bırakmadım. Tüm ormana bırakılan çocukların bulunma umuduna karşın malecefent benzeri dikenden duvarlar ördüm ardımda. Hayatımda hiç aynı yoldan gidemedim bu sayede. Bir gün dosdoğru davranacağım dedim. Bir gün duvarsız kapısız olacağım dedim. O gün geldiğinde kendi duvarım gibi bir duvarla karşılaştım. Duvar benim değil banaydı. Sonsuz sevme kapasiteme idi. Bu duvara bir daha rastlamamak için daha çok diken çıkardım. Konuştuğumda ağzımdan kurbağaların fırlamasına engel olamıyordum artık. 27 adım atmış adımı bir başka söyler olmuştum sıradan insanlara. Kötü ve acımasız olmaya çabaladım ama olmadı. Çok konuştum başka insanlarla, çok güldüm çok eğlenir oldum. Sandım ki çok eğlenirsem başkalarıyla çok gülersem içimden taşan gri ses susar sandım. Aksine kimsenin duyamayacağı bir fısıltı halinde kulaklarımda uğulduyordu artık. Ben hep yanılıyor kendi dikenlerime duvarlarıma tosluyordum. Gerçek herkesin istediği birşey değildi bunu yakın zamanda öğrenmiştim bende.
22 Şubat 2014 Cumartesi
Duran
Dünya durmuştu. Aniden... Ben şaşkınlıkla izlemiştim. Kaşlarım alnımı hızla kırıştırarak havaya kalkmıştı. Dünyanın her zamanki hızına alışkın tüm işleyen şeyler ivmelenmiş durağanlıklarını bir kaos karşısında kaybetmişti. Şaşkınlığımın yerini sıkıntı aldı. Gökdelenler, o korkunç büyüklükteki köprüler kıvrılarak bükülerek yokoluyordu, ben izliyordum. İnsanlar ve araçlar bu ivmeyle havalanmış birbirine çarpıyor ve ölüyordu. Nereden geldiğini kestiremediğim uçan bir köpek salınmakta olan boğaz köprüsüne çarparak onu ikiye böldü. Bildiğim tüm kurallar yok olmuştu, sabiti yoktu duran dünyanın. Dünya nedensiz bir biçimde durarak işleyen her sistemin oluşturduğu bir senfoniyi yok etmişti. Atmosfer öbek öbek açılmış yıldızlar yer yüzüne düşmeye başlamıştı. Belki de izlediğim en güzel havai fişek gösterisiydi. Ay binlerce parçaya bölünmüş üzerime yağıyordu. Hemen kapıcılar bir yerlerden çıkmış şemsiye satmaya çalışmışlar ama her çabalarında yerçekimsizliğe yenilmişlerdi. Zaten yanımda 5 liram yoktu. Üstelik şemsiye taşımayı son derece külfetli buluyordum. Renkler bulamaç haline gelmiş hep birlik olmuşlardı. Helezonlar çiziyorlardı. Başım mı dönmüştü, midem mi bulanmıştı bilemedim. Hava kristalize olmuştu. Havaya dokunabiliyordum şimdi. Elime yeterince hava aldım, bulanan midemi tutsun diye bir parça renk attım ağzıma, ayın yağıp bitmesini beklemeden yola koyulmalıydım. Sessiz kalabalık beni yol almaya zorluyordu.
18 Şubat 2014 Salı
i'd rather be the bitch
Günlerden bir gün hepimizin bildiği krallıkların ortasında özerk bir yerde ortalama bir kız teyzesiyle beraber bir kulede yaşamaktaymış. Kız yan kulede hapis olan rapunzel, yan köyde yedi cücelerle yasayan pamuk prenses ve lanete mahkum uykusu son derece ağır olan uyuyan güzele komşuymuş. Gel zaman git zaman bütün komşularını, prens çarming denilen seriden bir delikanlı içinde bulundukları çaresizlikten kurtarıvermiş. Ancak bu kızcağız ne pamuk kadar güzel, ne uyuyan güzel kadar öpülmeye muhtaç, ne de rapunzel kadar kötü bir ebeveyne, ne de rapunzelin saçlarına sahipmiş. Gel zaman git zaman artık teyzesi bakmış ki prens çarming serisi bitti bitecek, bu kızında ortalamadan fazla hiç bir özelliği yok, kızın aklına kaçma fikrini sokmaya başlamış. Sevgili yeğenini sorularıyla o kadar bezdirmiş, o kadar bezdirmiş ki, kız gelmeyecek olan bir kurtarıcıyı beklemekten yılıp, çarşafları uç uca ekleyip kuleden kaçmış . Ormanda tek başına ve keyifle yürürken hayatını düşünmüş. Ne kadar zamandır kendi kurtulabileceği bir kulede hapismiş, neden beklemiş diye... Henüz evde kalmış da sayılmazmış oysa ki. Masal dünyası için evet biraz geç bir yaşmış 21 ama masal dünyasında hayat zaten sonsuza kadar sürdüğünden hiç de kendini üzemezmiş. Yollardan geçmiş insanlar tanımış çok ya da az normalden fazla onunla ilgilenen olmamış. Kız düşünmemiş bunu değiştirecek bir şey yapamazmış. Masal dünyasında her zaman mükemmel olan kızlar prenses olur ve kazanırmış. Derken yıllar bu serkeşlikle yılları kovalamış. Sıradan kızın yaşı 29 u bulmuş bu sürede bir kasapta çalışmaya başladığından hafifçe tombullaşıp, iyice kendi hikayesinde yan rol olmaya başlamışken, kasabın kapısından prens çarming serisinin son sürümü olan prens çarming girmiş. Kız bu prensin kendi hakkı olduğunu anlamış, çünkü görür görmez aşkmış bu. Ancak ne yazık ki tek taraflıymış bu aşk. Prens kasap çırağı olan sıradan kıza orada yeni türeyen başı dertte bir başka kızın yerini sormuş. Her şeyi kabullenmiş memnun olan, halinden hiç şikayet etmeyen sıradan kız ilk defa gerçekten dünyadan nefret etmiş. Prens sıradan görünümlü bu kıza biraz endişeyle bakmaktaymış. Çünkü sıradan kızımızın yüzü yeşile dönmekteymiş. Prens korksa da konuşmaya devam etmiş ve sıradan kızın içinde hep var olan o ultra kötü cadı en sonunda ortaya çıkmış. O güzel kahkahasını atarak elindeki satırı direkt prensin o nazik boynuna geçiren cadı hikayesini de masaldaki baş rolünü de bulmuş. Prensin asasından yaptığı süpürgesiyle uçarak nice prenses ve prense dünyayı dar etmiş bu masal onun masalı olduğundan kuledeki yeşil cadı hep kazanmış. O ermiş muradına biz çıkalım kerevetine öyle bir çıkalım ki içimizdeki potansiyel ne olursa olsun kendi masalımızın sonunda açığa çıksın.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)