22 Şubat 2014 Cumartesi

Duran

Dünya durmuştu. Aniden... Ben şaşkınlıkla izlemiştim. Kaşlarım alnımı hızla kırıştırarak havaya kalkmıştı. Dünyanın her zamanki hızına alışkın tüm işleyen şeyler ivmelenmiş durağanlıklarını bir kaos karşısında kaybetmişti. Şaşkınlığımın yerini sıkıntı aldı. Gökdelenler, o korkunç büyüklükteki köprüler kıvrılarak bükülerek yokoluyordu, ben izliyordum. İnsanlar ve araçlar bu ivmeyle havalanmış birbirine çarpıyor ve ölüyordu. Nereden geldiğini kestiremediğim uçan bir köpek salınmakta olan boğaz köprüsüne çarparak onu ikiye böldü. Bildiğim tüm kurallar yok olmuştu, sabiti yoktu duran dünyanın. Dünya nedensiz bir biçimde durarak işleyen her sistemin oluşturduğu bir senfoniyi yok etmişti. Atmosfer öbek öbek açılmış yıldızlar yer yüzüne düşmeye başlamıştı. Belki de izlediğim en güzel havai fişek gösterisiydi. Ay binlerce parçaya bölünmüş üzerime yağıyordu. Hemen kapıcılar bir yerlerden çıkmış şemsiye satmaya çalışmışlar ama her çabalarında yerçekimsizliğe yenilmişlerdi. Zaten yanımda 5 liram yoktu. Üstelik şemsiye taşımayı son derece külfetli buluyordum. Renkler bulamaç haline gelmiş hep birlik olmuşlardı. Helezonlar çiziyorlardı. Başım mı dönmüştü, midem mi bulanmıştı bilemedim. Hava kristalize olmuştu. Havaya dokunabiliyordum şimdi. Elime yeterince hava aldım, bulanan midemi tutsun diye bir parça renk attım ağzıma, ayın yağıp bitmesini beklemeden yola koyulmalıydım. Sessiz kalabalık beni yol almaya zorluyordu.

18 Şubat 2014 Salı

i'd rather be the bitch

Günlerden bir gün hepimizin bildiği krallıkların ortasında özerk bir yerde ortalama bir kız teyzesiyle beraber bir kulede yaşamaktaymış. Kız yan kulede hapis olan rapunzel, yan köyde yedi cücelerle yasayan pamuk prenses ve lanete mahkum uykusu son derece ağır olan uyuyan güzele komşuymuş. Gel zaman git zaman bütün komşularını, prens çarming denilen seriden bir delikanlı içinde bulundukları çaresizlikten kurtarıvermiş. Ancak bu kızcağız ne pamuk kadar güzel, ne uyuyan güzel kadar öpülmeye muhtaç, ne de rapunzel kadar kötü bir ebeveyne, ne de rapunzelin saçlarına sahipmiş. Gel zaman git zaman artık teyzesi bakmış ki prens çarming serisi bitti bitecek, bu kızında ortalamadan fazla hiç bir özelliği yok, kızın aklına kaçma fikrini sokmaya başlamış. Sevgili yeğenini sorularıyla o kadar bezdirmiş, o kadar bezdirmiş ki, kız gelmeyecek olan bir kurtarıcıyı beklemekten yılıp, çarşafları uç uca ekleyip kuleden kaçmış . Ormanda tek başına ve keyifle yürürken hayatını düşünmüş. Ne kadar zamandır kendi kurtulabileceği bir kulede hapismiş, neden beklemiş diye... Henüz evde kalmış da sayılmazmış oysa ki. Masal dünyası için evet biraz geç bir yaşmış 21 ama masal dünyasında hayat zaten sonsuza kadar sürdüğünden hiç de kendini üzemezmiş. Yollardan geçmiş insanlar tanımış çok ya da az normalden fazla onunla ilgilenen olmamış. Kız düşünmemiş bunu değiştirecek bir şey yapamazmış. Masal dünyasında her zaman mükemmel olan kızlar prenses olur ve kazanırmış. Derken yıllar bu serkeşlikle yılları kovalamış. Sıradan kızın yaşı 29 u bulmuş bu sürede bir kasapta çalışmaya başladığından hafifçe tombullaşıp, iyice kendi hikayesinde yan rol olmaya başlamışken, kasabın kapısından prens çarming serisinin son sürümü olan prens çarming girmiş. Kız bu prensin kendi hakkı olduğunu anlamış, çünkü görür görmez aşkmış bu. Ancak ne yazık ki tek taraflıymış bu aşk. Prens kasap çırağı olan sıradan kıza orada yeni türeyen başı dertte bir başka kızın yerini sormuş. Her şeyi kabullenmiş memnun olan, halinden hiç şikayet etmeyen sıradan kız ilk defa gerçekten dünyadan nefret etmiş. Prens sıradan görünümlü bu kıza biraz endişeyle bakmaktaymış. Çünkü sıradan kızımızın yüzü yeşile dönmekteymiş. Prens korksa da konuşmaya devam etmiş ve sıradan kızın içinde hep var olan o ultra kötü cadı en sonunda ortaya çıkmış. O güzel kahkahasını atarak elindeki satırı direkt prensin o nazik boynuna geçiren cadı hikayesini de masaldaki baş rolünü de bulmuş. Prensin asasından yaptığı süpürgesiyle uçarak nice prenses ve prense dünyayı dar etmiş bu masal onun masalı olduğundan kuledeki yeşil cadı hep kazanmış. O ermiş muradına biz çıkalım kerevetine öyle bir çıkalım ki içimizdeki potansiyel ne olursa olsun kendi masalımızın sonunda açığa çıksın.

14 Şubat 2014 Cuma

Ölmek yepyeni bambaşka bir maceraydı çünkü

   Hikayelerimin hepsi yağmurla yıkandı. Mürekkebin böylesi dağılabileceği kimin aklına gelirdi. Damlaların esaretindeki tüm süslü mecazlar anlamını yitirmekteydi. Ölüme terk ettim ben de onları. Hep dirildiler. Dirildiler ve değiştiler. Deli ve yalnız bir insanın kelimelerine dönüştüler. Gittikçe, öldükçe mecazları, vecizleri yalınlaşıyor, yalnızlaşıyordu. Çok gülüyor, çok konuşuyorlardı. Sussunlar diyordum, yağmurda dağılıyorlardı. Kimdiler? Eskiden isimleri var mıydı? Sever miydim onları? Böylesini sevemezdim, sevmemeliydim ki. Ben... Ben kimdi? Umutsuz değildi ben, yüksek dozda umutla dolaşıyordum, damarlarımda, yağmurun altında.Tüm mecazlar, vecizler yine yıkandı, değişti, dönüştü, öldü, dirildi. Yine...Zayıf ve solgundular, ellerinde ayaklarında çivi yaraları, kaburgasının altında kaderin hançerinin saplandığı haliyle buluştum. Yağmur yağdı. Tam konuşmaya başlayacaktık öldü. En sonunda hep kötüler kazanırdı, yine dirildi. Kimseyi, beni bile inandıramıyorlardı. Yağmur tekrar başladı. Susun dedim susadılar. Hemen bir Blush sipariş ettim. Belki daha sert bir şeylere ihtiyacı vardı. Tadına bile bakmadı. Ben denedim. Koca bir kadehi kafama diktim. Çok gürültü mü vardı, duyamıyordum. Duyamayınca dokunsun istedim. Ama yağmur yağıyordu yine ölüyorlardı. Tüm bu isteğimle yalnız kaldım. Katili bendim, binlerce kez ben yağmur yağdırmıştım. Milyonlarca kez istemiştim. En olmadık yerlerde çağırmıştım. Dirilip gelmişti. Bana yalanlar mı söylüyordu?
     Bir kadeh daha içtim. Öp beni dedim. Aptal, aptal durma ve öp beni. Dudakları dudaklarımı tarifsizce buldu. Dili, dilimle tatlı bir valse tutuşmuştu. Delirdim. Yağmur yağdırdım. Bulanıklaştı ve yok oldu. Ölü kalsın dedim. Lanet olsun dedim.
     Numarayı nereden bulmuştum? Hatırlamıyordum. Sanki fazla mı içmiştim? Neydi içtiğim; önceleri bir kadeh blush vardı sonra yoktu kadehler değişmiş küçülmüştü. İçerik acımıştı ama etkili olmuştu. Aradım, telefon iki kere çaldı, hemen açmıştı. Ne kadar?,dedi. Elinde ne kadar var dedim. Paran var mı?, dedi.Yaptığım en pahalı telefon görüşmesiydi. hayatımın 1 ayını harcamıştım.Gecenin şeytanlı, cinli bir saatinde buluştuk. Arabadan inmiyordu, çünkü yağmur yağıyordu. Ben çıplaktım, parayı verdim. Karşılığını aldım. Yağmurun altında yürümeye başladım. Tanrı yağmurdaydı ve elimde sımsıkı tutuyordum. Son kez dirilsin istedim. Yağmur durdu. Issız sessiz sokakta karşı karşıyaydık. Elimde sımsıkı tuttuğum küçük paketi gösterdim. Korktu, öp beni budala dedim. Bir adım geri attı. Yağmur yağmadan öp beni dedim. Gitmek için arkasını döndü. Tüm paketi içtim. Yağmur başladı.
     Gözümü hastanede açtığımda aslında yaşamıyordum. Damarlarım saf umut dolmuş, kalbim buna dayanamayarak patlamıştı.İçimi açacak tıp talebelerine hayran hayran bakıyordum. Artık hiç yağmur yağdırmıyordum.

11 Şubat 2014 Salı

Bir zamanlardı rus edebiyatı-bölüm2

 

 ...

     Miliyec önce eve gitmeyi ve sonsuza kadar hiç bir şey yapmamayı denemeye karar kıldı. Ev dediği yer Madam Egnese denilen Fransız kadının işlettiği pastanenin üst katında kuzey yönünde küflü bir odaydı. Ne yapıp ne ettiyse odayı küften kurtaramamıştı.Çok çabalamış sayılmazdı ama Miliyec için bu bile fazlaydı. Miliyec oda kirası vermezdi, bunun yerine her gün 3 saat garsonluk yapardı. Eve gitmeyi düşündü, bunu yaptı da. Eve geldi, sabahtan bozuk şiltesine gömüldü. Gözleri tavanı arşınlarken sanki küfler büyüdü, büyüdü. Akıtan musluk beyninin içinde çarpıyordu sanki kararmış mermere. Küfleri gözünün önünden atmak için kapadı gözlerini sımsıkı ama sanki hayalgücüde küflenmişti artık. Gözünü kapadığı anda binlerce milyonlarca küf karanlığı deliyor hınzır hınzır gözlerinin önüne yerleşiyordu. Yattığı yerden savunurken odasını küflere karşı, tam kazanacakken savaşı damlayan su sesi bozuyordu tüm dirayetini.
   Birden doğruldu genç adam, o denemeden yaşayacak biri değildi. O küflü odayla, akıtan musluğa hiç bir müdahale yapmadan öylece çürüyüp gidemezdi.Belki küfü yayıp odayı kaybedecekti ya da su borularını isyan ettirip susuz kalacaktı ama bu korkunçluğa bir dur demeliydi.Tüm bu düşüncelerin verdiği gurur tüm yüzünü aydınlatırken çalmaktan usanmış zilin farkına vardı. Önce bu küflü ve musluğu damlatan oda için çalışmalıydı. Odanın kapısının arkasında yabancı yabancı duran, parlak, beyaz ve lekesiz üniformayı üzerine geçiriverdi. Kararmış aynaya bakarken hiç memnun değildi artık. İkişer üçer inerken basamakları karşı odada kalan Bayan Tertipliyi gördü. Oda kapısından ve zaman zaman yarı açık kalan kapıdan görebildiği kadarıyla bu adın hakkını vermekteydi.
'Merhaba Bayan T. Nasılsınız?'
Korkak bir kız kurusu olan Bayan T abartılı bir şekilde duvara yapışarak Miliyec'in geçmesine izin verdikten sonra;
'Te- te-şekkürler Bay Mihnalnikova' dedi. Yerden Miliyec kaybolana kadar gözlerini ayıramadı. Miliyec çabucak son basamakları indi. Madam Egnese Miliyec'i gözleriyle cezalandırmaya başlamıştı bile. Genelde iyi huylu olan bu tombul, yaşı geçkin Fransız kadının pek kızdırılmaya gelmediğini biliyordu.
'Nerede kaldın sen? Yoksa artık başka bir yerde mi yaşamaya niyetlisin?Bak Miliyec bu bir daha tekrarlanırsa isterse dışarıda don olsun kapının önüne koyarım seni. Böyle ucuz oda bulabilir misin zannediyorsun? Üstünü başını da bir kez olsun düzelt be çocuk...'
Tombul parmaklarıyla beceriksizce gömleğin yakasını düzeltmeye davrandı, Madam Egnese. Ama elledikçe daha da dağıldığını farkedince memnuniyetsiz bir ifadeyle duraladı.
'Üff Hadi hadi kendine çeki-düzen ver çabuk bugün çok kalabalık.Şükürler olsun' dedi istavroz çıkarıp tavanda birini arar gibi bakınarak.
'Peki, Peki Madam, siz hiç tasalanmayın en iyi kiracınız burada' deyip hınzır bir gülümseme oluşturduğu Madam'ın tombul yanaklarından birine bir öpücük kondurdu. İçeriye girdiği anda bir uğultu etrafını sarıverdi. Bunlar mutlu insanlar diye düşündü, içinde küçük bir şüphe duymaksızın. Hemen servise başladı. Beş masaya servis yapması gerekiyordu. Bir de dolacak gibi görünmeyen iki kişilik masa vardı. İnsanlar bu kapı  arkası masayı pek beğenmez, onlarda bugün ki gibi çok dolu olmadıkça o masayı bekleme masası olarak tutarlardı. Gözden uzak bu masa pastanenin bu şaşalı ve gerçekten mutlu konuklarına pek bir ikinci sınıf gelirdi. Bu yüzden garip bir şekilde severdi Miliyec bu yabancı uyruklu masayı. Kapının yanında her açılışta çıkırdayan rüzgar gülü neşeyle çıkırdadı yine. Ancak içeriye girenlerin yüzde ellisi için aynı şey söylenemezdi. Girenleri karşılamak için dönen Miliyec iki tanıdık sima gördü. Bayan Laklak olarak bahsedilen soylu Karin ve neden yaşadığına anlam veremediği Yulya. O kadar değersiz buluyordu ki ikisinin yaşamını...İçinde ölmeye değer hiç bir şey olmayan lüzumsuz bir yaşamcıktı onlarınkisi.
     Yulya, Karin'in pastanenin sahibi edasıyla Madama yer soruşunu, beğenmez gözlerle gözlerle masaya bakışını izledi. Yüzü asık olarak döndüğünde başı ile kapı arkasını gösterdi. Yulya itiraz etmeden, başını dahi kaldırmadan hemen ilişiverdi. Karin huzursuzca kıpırdanıyor etrafta ayaklanacak müşterileri kolluyordu. Ama bu çabası uzun sürmedi. Her zaman ki gibi bir duyguyu yeni gelen bir başkası kovaladı ve heyecanla bir şeyler anlatmaya koyuldu.Yulya başka bir garsonun gelmesini diledi. Aynı hisler içinde olan Miliyec bu talihsiz karşılaşma olayını alabildiğince geciktirmek niyetindeydi. İki masanın biten suyu, toplanan tabakları derken Madam'ın bakışlarını ensesinde hissedip kaçınılmaza doğru yöneldi.
   'Merhaba hanımlar, bugün benim masamdasınız menüden seçiminizi yaptınız mı, yoksa biraz daha mı zamana ihtiyacınız var?'
    Karin yine bir sürü artı ve eksiyle dolu siparişini veredururken, Yulya çatık kaşlarla Miliyec'i süzmekteydi.

9 Şubat 2014 Pazar

Bir zamanlardı rus edebiyatı

   

      'Canım çok sıkılıyor. Doğumgünüme 4 gün var ve bu yıldan beklediğim farklı hiç bir şey yok. Basit bir geleceğe beni hazırlayan, monoton bir okul. Bu kapitalist dünyada hiç bir emeğin karşılığı yok'  dedi Miliyec Mihnalnikova. Elindeki kitapları yere fırlattı, artık yeni bir insandı. Umutsuz ama yeni, geleceğe kızgın gözlerle bakarken bu gidişata engel olabilecek bir kuvvet bulamıyordu omuzlarında. 20 küsür yılın  yorgunluğu vardı güçlü ellerinde. Ömrü boyunca yaptığı şey kalem tutup çalışmak olduysa da bu onun köylü ellerinin kendini eleverişini engelleyemiyordu. İçindeki tek utanç ellerinin yamuk yumuk parmaklarında gizliydi. Onlardan ilgiyi çekmeye ne zaman çalışsa insanların gözleri daha çok kırmızı, sağından solundan kemikleri fırlayan o parmaklara takılı kalırdı. O insanüstü bir çabayla düşünmemeye çalışırdı köylü ellerini en azından bundan utanç duymayı kendine yasaklamıştı. Kendi kendine dövüşe anlaşa karar vermişti.
     Kitaplarına bir daha dönüp bakmadı. İlerledi. Sert bir rüzgar kitapların sayfalarına tecavüz edip, gizlenmiş notları kış semasına savurdu.Bu hazin manzaranın tek şahidi olan Yulya Anyoşa Yevgenyenia o tüm çirkinliğin yarattığı bu notlardan birinin ayağının dibine düşmesiyle baştan aşağıya irkildi. Narin beyaz ellerini, kürklü eldivenlerinden çıkarırken bu buruşuk ve lekeli  kağıt parçasında bir an için kendi adını gördüğünü sandı. Uzanıp aldığı yabancı kağıt parçasına bir süre görmeden baktı. Gördüğü şeyi okuyup anladığında ise tüm varlığıyla üşümeye başlamıştı. Kağıdı sessizliğe bıraktı, rüzgarın yardımıyla kayboldu, eldivenini yere düşürdüğünün farkına varmaksızın ne yönde ilerlediğini bilemeden bir kalabalığın içinde buldu kendini.
     Bal rengi saçlarını birbirine karıştıran küçük eller misali rüzgar, kulaklarında uğuldarken göz pınarlarında tekinsiz bir ıslaklık peyda oldu. Karinle karşılaştığında işte tam da bu haldeydi. Haksız bir narsist olan Karin Yulya'nın bu halini fark etmedi.
   -Yulya inanamıyorum iyi ki seni gördüm, sana anlatacak ne dedikodularım var bir bilsen.Bugün baloya hazırlanırken kiminle karşılaştım biliyor musun Prens F. bana ...
     Kendiyle ilgili bitmeyen enteresan olaylardan bahseden Karin, esasen son derece sıradan bir kızdı.Ne kadar çok konuşursa bu sıradanlığını o kadar örtbas edebileceği inancında idi. Yulya'nın konuşmasına bile fırsat vermeden koluna girdi ve onu da gittiği yere sürüklemeye başladı. Yulya nereye gittiğini bilmiyor boyuna yürüyordu, ayakları ağrımaya başlarken, sağ elinin büyük Rusya'ya has o soğuktan kontrolsüzce titrediğini fark etti. Karin'in farkına varmasını beklemiyordu ama arkadaşının bu kadar kendine dönük olmasına bir an içerledi. Arkadaşlıklarının nedeni biraz yalnızlaştıran birliktelikleriyken biraz da Karin'in soylu annesi Konstanta Vera Turlenka'nın Çar'a olan varsayımsal akrabalıklarıydı. Ama daha çok Karin'in böyle bencil, benci ve de benmerkezci oluşuydu. Böylece Yulya anlatmak zorunda hissetmez ve her zaman yaptığı gibi, başkalarının hayatlarını muhakeme ederken, kendinin yaşamaya başlayacağı o mükemmel hayatı kurardı bir taraftan. Belki bu yüzden şu yaşına ve bugününe kadar mutlu bir insan olarak bilinmişti. Hayatı atmadığı adımlardan oluşan kocaman, bereketsiz bir dağdı. Köşedeki dükkanı bir an farkedip duraladı. Gittikleri yeri artık biliyordu. Madam Egnese'nin pastanesine doğru hızlı adımlarla ilerliyorlardı.Yulya'nın eli daha da şiddetle titremeye başladı. İçerden parlak beyaz üniforması, düzgün traşlı ensesi görünen bu genç adam Miliyec Mihnalnikova idi.

...