30 Kasım 2012 Cuma
UNİCORN
Sevgili günlük diye başlayabilirim galiba zira bu blogu benden başka okuyan olacağını zannetmiyorum. Hayatla ilgili büyük büyük konuşmak istiyorum şu anda. yaşımdan büyük çıkarımlar yapmak ahkam kesmek pek fazla. 40 yaşındaki insanları söylemlerimle uyuz etmek. Ne bilir ki bu küçük desinler istiyorum. bu küçük desinler, densiz desinler. Çünkü farkındayım ki büyümeye başlıyorum. Ve bu hiç hoşuma gitmiyor. Büyüdüğünün ayırdına varmak en fenası. Peter Pan olmak için fazla büyüdüm Don Quixote olabilmek için fazlaca gencim. Kazanılamayacak savaşlara giremeyecek kadar temkinli. Oysa girdiğim hiç bir savaşı da kazanamadım bugüne kadar. Ama kazanma olasılığımın olması yine de heyecanlandırıcıydı. Bu çabalamamı sağladı.Çabalarımın sonucunda kalp çarpıntısı kazanmış olabilirim. Aşık olmak babındaki değil kesinlikle kalbinin dışarı çıkacak denli hızlı çarpıp seni rahatsız etmesi...
Olsun her şey olacağına varır diyerek mukadderatçı bir biçimde açıklayabilirim dünyayı ama çok sıkıcı olur heralde.
HAYAL ETMEKTEN VAZGEÇMELİ!
Ne yazık ki olmuyor vazgeçemiyorum hala defterlerin son sayfasını daha güzel birşeyler yazmak için boş bırakıp, hala cümlelerimin sonuna nokta bekleyen yüklemleri yerleştiremiyorum. Virgülle çözmeye çalışıyorum tüm kafa karışıklığımı. bitmemiş her şeyin iyi bitme olasılığına oynuyorum atımı. Ne kadar herkes gibi olmaya çalışsamda olmuyor. Ben bir UNİCORN'um
29 Kasım 2012 Perşembe
NAPSAYDIK Kİ NAPSAYDIK Kİ
Şehir gözlerinin önünde aydınlandı. Gökyüzü buruşuk bir çarşaf gibiydi. Güneş, yerini almak için gezinirken üzerinde, temmuz sıcağıyla ütüledi onu. Dört sene önce de bir temmuz günü güneş, tek tek tüm kırışıklıklarını açmıştı gökyüzünün, dört sene önce de sıcaktı bugünkü gibi hava, dört sene önce de bugünün aynıydı her şey; tek bir insan bile ölmemişti şehirde. Dört senedir zaman belki de durmuştu şehirde. Her şey olduğu gibi kalmıştı. Ben hiç yaşlanmamıştım, bir gün bile. Dört senede bir gün bile yaşlanmamıştım. Denizin ilham verdiği bal gibi yalandı. Kandırmışlardı beni... ilham almak için denize gittim, bir avuç suydu alıp alabileceğim. Hiç yaşlanmamıştım dört senedir. Kimse ölmemişti. Dört senedir tanrı kimseyi yaratmamıştı. Şehir yeniliğe ölesiye açtı. Tüketmek için damarlarındaki kan köpürüyordu. Tüketmesi lazımdı.
O kadar çok istiyordum ki ben seni. Seni isterken kendimi öylesine aşşağılıyordum ki... Dört sene kimse ölmedi, kimse doğmadı bu şehirde. Belki destansıydım ben bu şehirde; dört sene kimse doğmadı, ölmedi...
Güneşin her ütüleyişinde gökyüzünü ben, resimler...İçinde benim olmayan...Belki bu yüzden sevmedim hiç... Şehir gözlerimin önünde aydınlandı.Şehir aydınlandı, ben gözlerimi açtım, sen gözlerini kapadın. Dört senelik bir zamanlama hatasıydı bal gibi...Aydınlıkta dört sene evvel ne gördüysem yine onu gördüm ben senin yerine.Basitlik ve pislik kusulmuştu tüm sokaklarına şehrin.Bulaşmamaya imtina ederken hep yanlış taşlara basıyordum. Mış gibi yaptım. Tül eteğim temizmiş gibi, bu şehirde kayıp bir prensesmiş gibi. Hem Cindrella, hem Rapunzel, hem de pamuk prensesmiş gibi. Sadece dört senedir bu şehirde ölmeyen, doğmayan insandım ben oysa ki. Tül eteklere gerek yoktu, camdan ayakkabılara da, güneş gene doğardı, yarın olurdu. Dört sene sonrasında elinde kocaman bıçağıyla, etekleri kirli, saçları dağınık, ayakkabıları kayıp ben, güneş ütüyü tam bitirmeden kalbine bıçağı saplardım. Dört senedir ilk ölen sen olurdun.İlk cinayetim güneşin gözünün önünde masmavi bir gökyüzünde olurdu. Seni 1000 parçaya böler her bir parçanı göğün gecesine takardım. Kim bilebilirdi o an, bir temmuz günü, biri doğardı. İşte birden gözlerimin etrafında milyonlarca kırışıklık belirirdi. Güldüğüm her sefer için bir kırışık...
Dört senedir kimse ölmemiş, kimse doğmamıştı ancak bu şehirde. Bu kendini tüketici, tüketmesi gerekli şehirde, ben hiç cinayet işlemedimdi. Hiç öldürmedim seni, hiç kırışmadı gözlerimin etrafı...
Bal gibi sarhoşum, denizin ilham verdiği düpedüz yalan...
KAĞIT ÜZERİNDE GEZİNİRKEN
Kağıt heyecanlandı.Kanı tutuşmaya daha mürekkebin o kendine özgü kokusunu aldığı ilk anda başladı. Kalem sevindi yine beraberlerdi. Bir romanlık,bir serilik bir sevdaydı onlarınki.Lütfen dedi kalem ,lütfen aklında yanyana dursun kelimeler.Kafiyeyle redif kolkola girsin. De'leri da'larıyla beraber kurallı cümleler yaratsınlardı. Beyin düşünsündü. Sıralasındı her birşeyleri, karar verip karalasındı.
Umarım bu sefer gerçek bir şeyler hakkında yazarım dedi kalem. Umarım seninle gerçekleri haykırırız defter. Umarım. Umulan herşey gerçek olur. Ummak bir sonsuz umman adeta; durgun olgun umultular buldum bu denizde,sanki buraya düşünülüp ölmüşlerdi. Canlandırmayın emri var gibi hareketsiz ve çabasız...Yeniden kağıt üzerinde gezinip aşkını icra etmeye başladı kalem; kafiye ve redif birer birer atladılar yorgun omuzlarıma-aşklarının hasadıydılar kağıt ve kalemin-...Aşk biterdi bazen...
Bazen kalırdı...
Bazen sadece yazı kalırdı...
YOLDA
Gözünü aynı tanıdık kokuya açtı. Her günkü gibi, kalabalık bir havasızlıktı uyandığı. Doğrulduğu yerle dışarıyı ayıran tek bir kapıydı. Yalnızca bir engel vardı yabancıyla arada. O da hafiften çarpılmış yer yer örselenmiş bu kapıydı. Gün sevgilisinden ayrılmamış, aymamıştı daha, ayağını kapıdan dışarı uzattı. Ürperdi. İlk ayak parmakları uyandı. Biraz sonra tüm mevcudiyetini dışarı çıkarmıştı. Bir yıkıntının içinde tek başına durakaldı öylece. Aceleyle bir yerlere yetişmesi gerekiyordu. Hatırladı. Aceleci davranmalıydı. Etrafındaki tüm gecenin binaları, sanki eteklerini havaya kaldırıp, toprağa bağlı cılız küçük bacaklarının üzerine kalkıp, koşarak uzaklaşacak gibiydi. Aceleci davranmalıydı. Aceleci davranmak önemliydi. Aceleci davranmanın önemli olduğu genlerine işlenmişti. Hayata gözünü açtığı bu tek odalı ev, aceleyle yapılmış, betonu aceleyle karılmıştı. Sonra içine yerleşen ailesi aceleyle doldurmuştu her noktasını. Kendileri gibi hayata acele etmiş on çocukla. O çocuklar da acele etmişlerdi, aç kalmak, hastalanmak ve örselenmek için. En aceleci olanları aceleyle atılırdı hayata; E-5’te mendil satıp, araba camı silerek. Aceleyle okuldan atılırdılar, aceleyle yaşardılar hayatı… Her şey bu kadar somuttu. ‘Acele etmek önemliydi’ dedi bir kez daha kendi kendine; acele etmezse yirmi dakikalık yürüyüş yolu kırk dakika olurdu. Konserve otobüsü belki erken gelirdi, belki geç, belki yolda kaza olurdu. Acele etmek şarttı. Acelecilik genlerinde vardı.
Acele etti o da. Aceleci kalabalığa karıştı. Saçmaydı günün böyle başlaması. Sanki biri tetiği çekmiş, şehrin yüz ölçümüne dağılmışlardı. Bu acele eden kalabalıkta kimse hedefi vuramamıştı. Ticarethaneler uyanmamış, hepsinin yüzleri örtüktü. Kepenkler geçen yağmurdan yarıya kadar kirliydi. Altta kalan diğer kısmında ise su hınzırca boy vermişti. Bir önceki yağmurdan bir karış daha yukarıdaydı. Yaklaşan kışla, etrafını saran binadan elbiselerin arasında biraz, hep daha yükselirdi. Her sene felaketlerin başlangıcı olurdu ilk yağan yağmur. Bu sene yağmur bile acele etmişti.
Ev dedikleri tek göz oda su dolmaya onlar uyurken başlamıştı. Allahtan uykuları hafifti felaketi bekler gibi. Evin annesi içeriye dolan suya yine şaşırmıştı. Evin kalabalığı acele etme konusunda yağmurdan yer yer hızlıydı. Ayaklarının ıslandığı son uykusuz gece olacaktı. O gece karar vermişti. Yürürken aceleyle, aklına endişeleri getirmedi. En azından uzun vadeli olanları…
Acele etmesi gereken bir sırası vardı. Otobüs yine durağı ıskalamış, bir geliş saati ise zaten hiç var olmamıştı. Kapıları o bilindik sesle açıldığında içerden kesif bir koku ve oksijensizlikten rehavete düşmüş insanlar sökün etti. Büyük güçlerin savaşını andırır bir şiirsellik vardı bu tabloda. Birkaç kendini bilmez inmeye gayret sarf ederken, bütün dünya otobüsün içine doluşmaya çalışır gibiydi. Otobüs her günkü gibi aynı keşmekeşi sırtlanmış yola karıştı. Sürü psikolojisi işte bu otobüstü. Sabahın 7.30’unda şoför kime sinirlendiyse otobüs topluca o tarafa yatıyordu. Herkesin yüzünde aynı uyku hali…
Her durakta ‘arkada boş yer var ilerleyelim’ ve sonrasında gelen blink blink sesleriyle açılan biraz ayılıp otobüsün kapısı kapandığı anda tekrar uyuklayan otobüs müdavimleri. Bu müdavimlerden biri olmaya acele ediyordu o da. Ondan beklenen düşük başarı oranına rağmen, en çok ailesini şaşırtarak bir okul bitirmişti. İyi bir okulu iyi kötü bitirmişti. Çok arkadaşı yoktu, onunda acelesi vardı zaten. Acelesi olmayan insanlar uzun uzun konuşur, uzun uzun gülerdi. Okula en erken gider, eve en geç gelirdi tüm aceleciliğine rağmen. Okula bir gamsızlıkla başlamıştı. Rastlantı eseri oradaydı. Biraz olsun astrolojiyi takip etse orada bulunmasını çeşitli gezegenlerin çeşitli hal ve tavırlarına bağlardı. Derken okulu bitirmek gerektiğini fark etti. Eli ekmek tutmalıydı ki yağan yağmur romantik bir unsura dönüşsündü.
Otobüs bir sonraki durağa geldi. Yeterinden fazlası kabuğunu doldurmuştu oysaki. Kısmen daha hali vakti yerinde olan bu duraktan bazıları koketçe otobüse binmeyi reddetti. Ya aceleci değillerdi ya da fazlaca acele etmişlerdi şimdiden, bilemedi. Yine yola koyuldular. Yolda kaza olmasın düşünce bulutu üzerlerinden geçti her birinin. Sağa doğru kaykıldı hepsi. Otobüsün savruluşuna alışmıştı bedeni, doğasına işlenmiş gibiydi. Bir kaç tecrübesiz yeni yetme vardı ama Allahtan onların da savrulacağı pek bir yer yoktu. Böyle böyle otobüste seyahat eğitimlerini tamamlayacaklardı. Artık gökdelenler yakasındaydı şehrin demek ki durağı yaklaşmıştı. Sonrasında kendi bünyesinin aceleciliğine güvenip tabanvayla kat edecekti geri kalan yolu. Eli tekrar koltuk altına sıkıştırdığı o ince klasöre gitti. Bunca
acelenin nedeni bu ince klasördü. Belki bu ince klasör sayesinde bir daha acele etmesi gerekmezdi. Yine de bu fikre alışmak çok zordu. Acele etmemek, yavaş yürümek yavaş çiğnemek, lokmayı yavaş yutmak…
Denemeye değerdi yine de. Her şeyin bir başlangıcı, bir ilki vardı. Yavaşlamak da bir ilk olacaktı işte onun için. Tüm hayatını yavaşlayacağı güne koşmuş olacaktı. Tüm koşusunun amacı tatlı bir durağanlıktı. Eli hiçbir işe yaramayan dur düğmesine uzandı, otobüsün her durağında her kapısı açılırdı zaten. Yine durağı ıskaladı otobüs, o ise son kez savruldu otobüs halkıyla. Basınçla dışarı fırladılar iki kanatlı kapıdan. Derin derin havayı kokladı. Başladığı noktadan çok farklı bir tadı vardı bu havanın belki de otobüste çok uzun kalmıştı. Belki de değişmişti her şey. Belki burası bambaşkaydı. O son kez acele ederken zaman bile yavaşlamıştı. Güvenlik görevlisi neden geldiğini sorduğunda sanki durmuştu zaman.
‘iş görüşmesi için’ dedi…
HAZİRAN 11
İkirciğin içinde kalmış, kaybolmuş...
Soluk bir resim gibi geçerken hayat
durmuştu sadece...
Zaman yanından yaşamadığı hayatlarla
akıp gitmişti.
Tutmamıştı bile
Uzansa tutar mıydı?
Tutmadı.
İnsan kalabalığının korkunç doluluğundan tutamadı.
Vıcık vıcıktı zaman,
Sıcak günün yorgun nefesi gibiydi yaşam...
Ellerini bırakırken, sıkılı yumruklarını
açarken emindi.
Ölmek güzeldi, kolaydı;
Yaşamak çetin, çirkin ve pisti.
Kirlenmeyi hiç sevemedi...
BİTMEMİŞ HİKAYELER3
'Yemek tarifi gibi dedi,yemek yapar gibi...yemek tarifi yazar gibi.3 insan biri kadın,hepsini bir kaba kıralım,özleşene kadar karıştıralım.Sonra biraz talih, biraz çaba, olayların kabarması için biraz entrika, benmari usülü eritilen bir parça vicdan koy hayata, takriben 15-20 sene bekle' dedi.
Sustum.Kalemim kağıda değmeye korktu. Aralarından buz gibi bir hava akımı geçmekteydi. Kalem kağıda değdi, kağıt kalemi öptü.Hava akımı giremedi aralarına, söylenenleri düşünmediler.Bu kadar basit olamazdı.Uğruna mürekkebini bitirmişti kalem, defter yapraklarını...Ama bu kadar basitti. 1'i kadın 3 kişiyi iyice kırıp karıştırınca ortaya böyle bir hikaye çıkıyordu.Elleri soğumuştu bu gerçekle, kalemi artık rahat bırakıp defterin arasına attı.İki soğuk elini yüzüne kapattı.Karşısında halen durmakta olan hayale şöyle elini salladı. Sisli görüntü sinir bozucu yüz ifadesiyle biraz bulandı sonra hepten dağıldı.Eli vazifesini tamamlayınca geriye yüzünün açıkta kalan kısmına döndü.Otuz gündür sürmekte olan tıkanıklığıyla kalakalmıştı.25 yaşının son iki ayında önce tembellik gibi yaklaşmış sonra iyice kendisini belli edip yakasına yapışmıştı tıkanıklık.Her geçen gün daha da sıkarak ellerini,yuvarlak boğumlu parmaklarını derisinin altına, nemli nefes borusuna kadar geçirdi.Hikayeler yazamıyordu.Artık peşpeşe birbirini kovalayan o hikayeler yoktu.Herkes gibi bir insan olmuştu aslında.Ama bu ona garip geliyordu. Herkes gibi olmak başka sesleri, başka hayalleri duymamak, başka insanlarla tanışmamak...
FOR US
Uyandı...
Geceden kalma makyajını oradan geçmekte olan bir bulutla yıkadı. Herkes yollara düşmeden sadece bir saniye önce uyandı. Uzun uykuları yoktu artık. Yüreği hızlı hızlı çarpsa da, bedeni dur diyor onu yavaşlatmaya çalışıyordu. Ancak bedenin bilmediği, tek mutlu düşüncenin onu uçurmaya yeteceğiydi. Mutlu düşünceyse onun adıydı zaten. Sessizce fısıldadı aceleci kalabalığa, ben buradayım dedi. Kalabalık duymadı. Oysa anlatacak ne çok şeyi vardı; her şeyi görmüş, duymuştu, âşık olunmuş, aşk olmuştu, hiç çocuk olmamış ama hep oyunlar oynamış, destanlar yazdırmış, dünyaya kafa tutmuş hep kazanmıştı. Bazıları nazlı dedi kolay ele geçirilemediğinden, bazıları kaypak dedi; tam elde edildiği zaman kaçıp gittiğinden. Dudağının kenarında ki, hiç kimselere vermeye kıyamadığı öpücüğü, daha da göstererek keyifle gülümsedi dağılmış buklelerini toplarken; aklında eski bir aşk masalı vardı...
Sene 1453, ruh hali karışıktı; kâh gözlerinde buzlu yaşlar dolup taşıyor, kâh anlı göğsü renkten renge giriyordu. Konstantin’e alışmıştı evet ama doğuda onu heyecanlandıran yeni bir akın vardı. 49 yaşında ki Konstantin’in aksine 21 yaşında ki Mehmet gençti, hevesliydi, O’nun gibi. Düşüncelerinde adım adım, mil mil Mehmet’e yaklaşırken, 1 sn bile sadakati yargılanamazdı eski sevgiliye. Kimi onun açık bıraktığı bir kapı sebebiyle; Konstantinopolis düştü dedi, kimi iyi olan kızı aldı; İstanbul fethedildi dedi. O ise aslında tarafsızdı. Yaşanılan iyi kötü, acı tatlı her şeyi kabullenmiş, artık hikâyeyi aceleci kalabalığa kendi anlatmak için hazırdı.
Yıllardır yaşadıklarını bir çırpıda o kıvrık dudağının kenarından çıkaracakmış gibi heveslendirdi beni. Sabırla duymaya çalıştım aceleci kalabalıktan sıyrılıp, ayaklarımı sürüyüp yanımdan geçen arabaların dumanında öksürüp… Önce Konstantin’i andı sevgiyle sonra Mehmet’i sonra da nasıl değiştiğini bir tek taşının nasıl tüm İran’a eş tutulduğunu anlattı. Alacalı feracelerin altında bile şen varlığının nasıl da hissedildiğinden bahsetti. Tatlı sedaları sarkarken gök kubbeden, bir ben ıslandım bu sağanak yağmurda sanki. Anlam veremedim, herkesin dilleri duymaz, gözleri tatmaz mı olmuştu? Herkesler fazla kuruydu sanki. Aldırmadım çok fazla, bunun üstünde uzun uzun düşünülmeliydi ama yarın. Ağzından biraz laf almaya bakmak en doğrusu olacaktı herhalde. Derken ikinci kadın oldu İstanbul ne bir haber verdi ne vedalaştı sevgili padişahları. Terk edilişin hüznü yayıldı o tebessümüne ama kısa sürdü gördü ki unvan değil kalabalıklardı güzelliğinin ispatı ardı arkası kesilmedi gelenlerin o da küstürmedi hepsini kabul etti küçük maceraları kaşları havada izledi aşklarına sağanak yağmurlar, kızgınlıklarına kara kara bulutlar, neşelerine turuncu bir portakal gibi olan güneşi verdi. Hiç kendine bakmadı bu yıllarda tombullaştıkça tombullaştı ama aynada ki o saklı öpücüğü olduğu sürece kim hayır diyebilirdi kim vazgeçebilirdi ondan. Geçici flörtleri pahalı hediyeler teklif ettiler haliç boyu yeşil gerdanlıklar, tek taş gök delenler… Ardı arkası kesilmedi hediyelerin takıp takıştırdı rüküş oldu çıktı. Kayboluverdi her sabah onunla konuşan insanlar artık herkes aceleciydi dinlenmek dinlemek bilmeyen kalabalıklar… Kendine bakmaya çalıştı birkaç kez ama gerdanlıkları boynunu sıktı geri çekti onu aynadan. Hem zaten gerdanlıktan kurtulabilse bile nasıl geçerdi o hız makinelerinin arasından. Bir kendini görebilseydi kim olduğunu daha iyi hatırlayıp haykırsaydı hepimize hazırdı anlatmak için dolu dolu ama bir kendini görebilseydi kendi sularında gizli öpücüğünün yerli yerinde durduğunda emin olabilseydi…
2. bölüm
22 yaşındaydı.
Uyandı nefesi dudaklarına yapışmış, gece koynuna saklanmıştı. Doğrulduğu yer doğduğu yerden çok çok uzaktaydı. Benzer bir ezgi dolanmıştı ama diline yine. Ne bir aşkı olmuştu bu güne kadar ne âşık olmuştu. Hikâyesine başlatacak bir dürtü beklerken sonsuzda, sonsuza kadar bekleyebilirdi, dirayetle, ibadette. Uzun zamandır unuttuğu, hatırasından kovaladığı, usundan kaçan havada asılı düşüncelere bir göz gezdirdi şöylece. Ruhunun hamuruna karamadığı, beninden ayrılan bu hatıraları, göz gezdirdikten sonra göz ardı etti her zaman ki gibi. Bir Amerikan filmi olsaydı, ayaküstü acı bir neskafeyle başlardı güne. Oysa annesinin, evden kahvaltı yapmadan çıkmasına izin vermediği uzun yıllar olmuştu. Ağzının kenarından sarkan nefesini silerken eliyle, mutfakta her günkü kahvaltılarından birini hazırlar buldu kendini eski bir alışkanlıkla. 1 dilim kepek ekmek üzerine kaşar eritmiş, yanına annesinden kıskanıp çocukluğundan beri içtiği açık çayı arkadaş etmişti. Başka bir şey istemezdi, belki biraz bal ama açgözlülükle değil tamamen cüzi miktarda, zeytinden oldum olası nefret ederdi, ama nedendir bilinmez her büyük alışverişte 500 gr zeytin almaktan kendini alamazdı. Dolabında tembel tembel atılacağı günü bekleyen zeytinlere baktı. Zeytinler konuşabilseydi diye düşündü, düşünde belki de konuşabiliyorlardı. Düşünde ne mi vardı, alabildiğine o yoktu; oldum olası rüyasında kendini görmezdi. İçten içe kuru olan bir insana yakışmayacak denli renkli rüyaları vardı onun. Açgözlü olmayacaktı güya bala karşı, ama uzun zamandır bastıramadığı bir tatlı ihtiyacı vardı. Kendi kendine bunun seratonin eksikliğinden kaynaklandığını söylüyordu. Doktora gitmeyi sevmezdi. Uzun yıllar belli aralarla, türlü nedenlerle, hastane odalarında ve vizitelerde bulunmuştu. Kendi semptomlarını kendi bulur, kendi yorumlar, reçete keserdi. Son iki yıldır hastalığının hafif şiddette manik depresyon olduğuna kanaat getirmiş ve her manisinde kendini serbest bırakmış; gecenin üçlerinde dans etmiş, depresyon dönemlerinde ise düşen seratonin seviyesini çikolata ve türlü şekerli besinleri tüketerek geçiştirmeyi uygun görmüştü. Çoğu zaman bir zamanlar olduğu o insanı tekrar bulmak için eski resimlerine bakar, sonra onunda pek matah olmadığına karar verir, daha çok umutsuzluğa düşerdi. En sevdiği rakam doğumuna mühürlenmiş 27, en nefret ettiği ise hayatında mutsuzluk sayfasını açan 21’di. İlk o zaman safça mutlu olduğu boş hayatı onu mutsuz etmeye başlamıştı. Gerçek hayata aydığı bu yaş, hiç beklemediği bir anda Kansas’tan düşen bir ev gibi çökmüştü üzerine. O hayattaydı ama evden çıkan korkunç kız isteklerini gerçek eden ayakkabılarını çalmıştı. Hayalinin cesedinin soğumasını bile beklemeden hem de. Son zamanlarda sıkça ölümü düşünür olmuştu. Uzun zaman çürümeye çeşitli kurtlar böcekler ve bakteriler tarafından -ruhu orada bulunmasa acı hissetmeyecek olsa bile- kemirilmek istemiyordu. Öldükten sonra bir çırpıda yakılmalı ancak külleri oraya buraya savrulmamalı ya da bir kavanozun içine hapsedilmemeliydi. Bedeni başka organizmalarla bir tür imece yapılmadan toprakla birleşmeli, zerrelerinden tekrar hayat üretmeliydi, en azından toprakta üreyen hayata yakın olmalıydı. Ölmek diye düşündü ne kolaydı. Ölmek parmağını şıklatmak kadar kolay, ellerini çırpmak, ayaklarını yere vurmak düşünmek kadar kolay.
Gene sabah olmuştu kırmızı perdeli karanlık odasında. tekrar çalan saati susturdu. Saat 13.00dı. uyanıp uyuduğu yaklaşık 5 saat boyunca yine dedesini ölmüş görmüştü. Önceki günün tekrarı dedi; ne yenebilirdi bugün hangi tatlar birleşip mide özsuyuna banacaktı? Yatağında yorganın altında debelene dururken bunları düşündü. Bir uyku trenini bir daha yakalamadan kendini yataktan attı yarın erken kalkacak ve gerçekten bir şeyler olacaktı. Gerçekten… Sıra dışı olmayan bir şekilde gününü tamamladı gözleri kapanırken bilgisayarını kapatmaya yine takati yetmedi, uykuya daldığında saat 4.00 sularındaydı.
Saati çalmadan uyandı. Başta her şey her günkü gibiydi ayıldığı kırmızı perdeli odasında ve sükûnete gömülmüş evinde yalnızdı her zamanki gibi. Tembel tembel kalktığı yataktan evin alışılmadık karanlık koridoruna çıktı ne kadar erken uyanmıştı? İçeride hiç nefes yoktu o zaman o kadarda erken uyanmış sayılmazdı. Salona gelip perdeleri açtığında karamsar gününe karamsar bir gün karşılık verdi etraf bir günün olamayacağı kadar mutsuzdu. Bu hava garipliğini yeni başlayan kışa yükledi. Devamlı bozulup duran internetin ışıkları yine yanmamaktaydı çok sorgulamadı. Eli gayri ihtiyarı televizyon kumandasına uzandı ve beklenen şekilde herhangi bir kanalı açtı. Yanıt alamadı elektronik aletler susmuştu. Tekrar perdeleri açtı. Sokakta kimse yoktu hem de hiç kimse karşı bakkalın ışığını görmek umuduyla baktı yaşlı bakkal ve genç eşinden tembel tembel sokakta oturan otopark görevlilerinden iz yoktu. Çoğu kez sormuştu bunu insanlara acaba olmuş olabilir miydi? Acaba 1 gecede dünyada yalnız kalmış olabilir miydi? Bu hayali her kurduğunda yalnızlığın verdiği bulantıya dayanamamış teorik olarak intihara başvurmuştu ancak şu an gününü renklendiren inanılmaz bir heyecan vücuduna yayılmaktaydı. Annesini babasını ablasını ve diğerlerini bir an aklından geçirip sakin sakin duran her şeye tereddütle baktı evin içinde hızla ona doğru gelmekte olan endişe topundan kaçınmak için kendini duvarları olan bu yerden dışarı attı. Hava ilk başta düşündüğü gibi soğuk olmak bir yana sıcaktı. Pijamalarıyla atıldığı yolun ortasında bir an öylece duruverdi en ufak bir ses çıkarırsa birden içindeki tablo canlanıverip onu yutacak gibiydi. Kaşlarını kaldırıp dudağını bükerken bu esrarengiz tabloya saygı duydu tam hayal ettiği gibiydi. Bu bir rüya olmalıydı saatini susturup tekrar uyuya kalmıştı büyük ihtimal. Ancak o rüyalarında hiç kendini görmezdi arabalardan yansıyan silüetse birebir oydu. Nişantaşı’na doğru pijamalarıyla yürümeye başladı hava garip bir karanlıktı evet ama korkutucu değildi nedense. Umduğu ve bulduğu şey kimsesizlikti. Sokaklar evler her şey tek başına nefesini tutmuş hareket eden tek nefesi izliyordu. Lisede derste düşüşünün ardından hissettiği gibi güçlü bir gülme isteğiyle ikiye büküldü. Bu şık karanlığın içinde yerde pijamalarıyla gülmekten yorulana kadar güldü. Hem gülüp hem yürüyerek önce vali konağı caddesine çıktı oradan Harbiye’ye oradan da nihayet taksimdeydi. Kime gideceğini bilir gibiydi ya da nereye gideceğini 1.5 senedir kafasının bir yerinde ona rahat vermeyen o sese seslendi.
-geliyorum kilisede buluşalım.
Yerler hiçbir zaman temiz olmamıştı hiçbir devrinde şehrin. Ayakları alışık olmadığı bu sert zemin de kısa sürede cılk yaralarla kaplanmıştı. Ama acı duyusu, ayaklarının ezilen, berelenen, sızıyan yüzeyleri ona bunun gerçekliğini hatırlattığından acıyı kardeşi gibi sahipleniyordu. Yürüdükçe yürüdü, acısı arttı denizi gördü içi ferahladı. Arabaların gasp ettiği asfalt kaplı yollarda özgürce iz bırakarak yürüdü. Ne aradığını biliyordu ama neye benzediğini hayal edemiyordu. Pembe polar pijamasında ki daha da pembe tavşanlar an geldi ki zıplayarak önüne yoldaş oldular şaşkınlıkla nerde olduğuna baktı. Genelde durgun olan gümüşi ışıklarla bezeli altın boynuz rengârenk parıltılarla kımıldamaktaydı suyun bu tarafında. Artık genç beyinlere bilgi sıkıştıran bu yeri yeni geçmişti suyun titreşimi artmakta kıyıya kadar uzanmış doldurulmuş zemini hafiften okşamaktaydı. İlerledikçe parıltılar belirginleşti sanki artık su canlanmaktaydı sertçe ona ait olanı koparır gibi çakmaktaydı karanın üzerinde. Ve uzaktan onu gördü. Bu doğa üstü felaketler zincirine son derece umursamaz bir tavır takınmış önünde camlaşan denize hayran hayran bakmaktaydı gülümseyerek.Gümüş tırnakları manikürlü, dalgalı saçları düzgün topluydu. Kilisenin üst üste binen hain yollardan yerin altına doğru inen merdivenleri artık görünür olmuş o da evinin en güzel köşesiymiş gibi ilişmişti ucuna. Baş başa olacakları bu toplantıda iğreti durmayacağına karar verdi zira onun da üzerinde beyaz pamuklu yazlık bir gecelik vardı. Tatlı bir rüzgar etekleriyle dans ediyordu o ise gözünü ayırmadan denize bakıyordu. Dünyada yalnız olduğunun bilincindeydi sanki önemsemez bir şekilde gözlerini bu canlı denizden ayırmadan;
-hoş geldin dedi.
‘Hoş geldin’e kadar emindi kendinden oraya yürümekten bunun olmasını düşlemekten ama hoş geldin gerçek kılınca hayali zaten sızıyan ayakları daha fazla taşıyamadı bedenini uzun zamandır hissizleşen gırtlağında yumrular üst üste bindi. Şiddetle sarsıldı evden beri onu takip etmekte olan endişe topunun vuruşuyla. Ağlamaktan nefret ederdi gözleri şişer burnu akar nefes alamaz ölecek gibi olurdu ama engel olamazdı artık sarsıla sarsıla ağlamaya başladı. Bu sessizlik içinde bunca yaygarayı koparan küçük varlığa tenezzül edip bakmadı bile. Denize mıhlanmış gözlerini bir saniye bile çevirmedi kıpırtısız dudağının kenarındaki öpücüğü göstererek gülümsemeye devam etti.
3.bölüm
İnanmıyordu…
Eli alışılmadık soğukla temas etti. Belki ondan erken aymıştı gün ve güne karışan diğerleri. Her zaman karışık olan saçlarını karıştırarak uyanırken yanındaki yastıkta kalan saç tellerine ilişti gözü. Yarısı sahteliğini haykırır gibi kahve sarı birkaç tel kadın saçı. Eliyle silkeledi yastığı, bu kadar kolaydı işte hayatındaki her şey ve herkes. Zor ilişkileri zor işleri olmamış hiçbir zaman bir şey üzerinde çok düşünmemişti o. Bunu arada sırada düşünürdü, ama düşünmek bunun üzerinde zor gelirdi bırakırdı öylece bir kenara. Saat neredeyse ona gelmekteydi ve sevdiği işine çoktan geç kalmıştı. Banyoda aynaya şöyle bir baktı gülümsedi. Bugünde güzel bir gündü, güneşli miydi değil miydi çok emin değildi. Ama sanki sıcak gibi gelmişti ya da onun her günü sıcaktı. Saçlarını merdivenden inerken şöylece karıştırdı yine. Apartman kapısından çıktığı anda nabzını hızlandıran o koşturmacanın içinde buldu kendini. Her zaman ki gibi kahvaltı yapmamıştı ofiste bir kahveyle doyuracaktı kendisini. Aceleyle taksiyi çevirirken İstanbul da çocuk olmuş olanlara has bir eminlik vardı üzerinde. Klasik bir iş günüydü biraz iş güç biraz geciktiği için azar iş arkadaşlarıyla muhabbet ve biraz iş güç daha. Tüm bunların yanında havalar da güzelleşiyordu hem dünya ne güzeldi. Her akşam çıkmadan yarım saat önce yaptığı gibi akşam bir plan olup olmadığını sormak için kız arkadaşını aradı. O da işteydi toplantısı vardı ve her konuda yaklaşık yirmi yaş büyüktü. Zaman zaman durup ona baktığında onu görmüyordu sanki. Konuşan bir boşluktu o. Gerçi hiçbir zaman romantik olmamıştı o mutluydu da böyle ama bazen baktığında konuşan bir boşluktu o. Düşünmeyi seçseydi yine yüzyıllardır süre gelen kadın aldatmacasıyla dalga geçerdi. O sıradan kızlardan değildi işte önceki çocuk kızlardan değildi; o da inanmazdı böyle şeylere. Çift olarak mutlu ve aynı fikirdeydiler; yüzyıllar boyunca kadınları baskı altına almak için oluşturulmuş 3053 senelik bir yalandı her şey. Tıpkı mezun olmadan önce düşündüğü renkli bir sosyal hayat gibi yalandı. Bir mesai akşamı, bu akşam evde, sevişmek dışında yapılabilecek pek aktivite göremediğinden eve yemek sipariş edip bol bol düşünebilirim diye düşündü düşünmediklerini. Eve geldiğinde elektriklerin kesik olduğunu fark etti üzülerek. Yalnızken bu durumda yapılabilecek tek iyi şey vardı hem geç kalmasına rağmen yorucu geçen geceden uykusunu da alamamıştı. Dünden kalma soğuk yemeği hızla yedi ve iki kişilik davetkâr yatağına attı kendini. Uyumadan önce aklında olan son şey yarının güzel geçeceğiydi.
Kendiliğinden uyandı her zamankinden daha yoğun bir dinlenmişlik sinmişti üzerine belki de kız arkadaşının yorucu parfümü uçup gittiğindendi yorganından. Nedense bugün güzel bir gün değildi. Gözlerinde hiçbir ağırlık kaslarında hiçbir yorgunluk yoktu sanki hiç yaşamamış ya da yaşanmamış gibiydi. Uzun kemikli parmakları olmayan bir şeylere uzanmak ister gibi havayı yokladı. Sadece havaydı her zamanki sıradan hava fark etmediği, düşünmediği sıradan hava. Neredeyse orada olmak onu boğacaktı. Varlıklarını bugüne kadar görmezden geldiği pencereyle neredeyse bir olmuş jaluziyi belki ilk defa kullandı. Sessiz sayılabilecek bir şehirdi karşısındaki her açıdan ilk bakışta pek trafik yoktu. Hatta sessiz gibiydi susmuş gibiydi her yer. Sürekli takılan pencereye gayretle abandı. Önce ileri sonra tamamen geriye ardına kadar açıverdi pencereyi ama sessizlikti karşısındaki. Televizyonu açtı modern darbe askeri darbe kadife darbe bir şey mi olmuştu endişeyle alnı kırıştı televizyon cevap vermedi elektrikler halen gelmemişti herhalde. Retro telefonu blackberry 10900ü eline aldı yine takılmıştı işte. Elleriyle saçlarını karıştırırken nadiren ziyaret edilen Amerikan mutfağına iliştirilmiş mutfak masasına şaşkın şaşkın oturdu. Dünyanın ona hafta sonu tatilinden bir önceki günü güzel cumayı tatil etmiş olması mümkün müydü? Bir şeyler normalleşene kadar beklemek en mantıklı şey gibi görünüyordu masanın bu ucundan. Saçlarını karıştırdı yavaştan acıkmaya başlamıştı, evinde ki küf kültür ortamı sayılabilecek buzdolabı kapağını açmanın manasız olduğuna karar kıldı. Süründürerek okuduğu ütopya’yı eline alırken sanki dışarıdan bir kadın sesi gelmekteydi. Yerinden doğruldu biraz çekinerek pencereden göz ucuyla dışarı baktı biri ağlamaktaydı, kimse yoktu etrafta o şövalye değildi ki hem ağlasındı evden çıkmamalıydı en doğrusu buydu ama sanki tüm boşluk kadın olmuştu.
İSTANBUL
Doğumunu düşündü…
İlk onu seveni onu doğuranı; insandı. Aşık olduğu ve ona âşık olanlar, ellerini etlerine daldırıp onu o yapmışlardı. Mutluydu bu anı düşünürken, hazların en büyüğünü belki de o zaman yaşamıştı; o ilk elle. Tanrı diyemezdi çünkü onu yaratana, tanrı üflememişti eşsiz ruhunu, hamurunu karmamıştı tanrı, bu güzelliğini bağışlamamıştı ona. Mutluydu kendine bakarken, yüzünde o ellerin izleri mutluydu aksini seyrederken. İçini dökmezdi iç dökülmesini sevmezdi bir sarsıntıyla dağılıp çıkarırsa içini olacaklardan korkardı. Ölümsüz olmanın en kötü yanı buydu işte içini bir dökersen kimse onu toplamana yardım etmezdi. Karmakarışık kalırdın. İç organları dağılmış, oksijenden patlama noktasına gelen balıklar gibi, çırpınırken yumuşak zeminde, kalbi elinde kalırsa anlardı. O zaman belki beklenildiği gibi ondan 13 şiddetinde doğrulup ayağa, çeker giderdi buradan...
BELKİ DE
kolay geliyorsa herşey sana hayat kolay olduğundandır belki de
belki de sen seçmemişsindir illede kolay yolu
zaten yol budur ben sapmışımdır
bir karış suda boğulmuşumdur.
kim bilebilir ki belki de başlıca sorun benimdir
belki sen benim için o'sundur ama ben o değlimdir
hiç olmamışımdır senin için...
PARADOKS
Hava incelmişti. Ellerini dirseklerine kadar yanaklarına dayayan baş kahramanımız Zeynep günlük meşgaleler ve engebeler kulvarının yarım engelli koşusundan bunalmış her zaman yaptığı gibi yanak bataklığına sarkıtıvermişti ellerini. Saat üçü vurmamıştı henüz ama sanki çağırılmış gibi yerlerinden zıplayıp kapısına dayanmıştı tüm gece şeytanları. Bataklıktan kurtardığı bir elini bu sefer daha üstteki yoğun sazlığa daldırdı. David bowie ne demişti hani? Kaşlarını kazıtıp saçlarını o garip kırmızıya boyatmıştı ama ne demişti?Düşündü Zeynep ama bulamadı bir el batakta bir el sazdaydı, 'bu ne keyifti canım' dedi gözleri.Nedense ağzına yerleşen o iyi kalpli örümceğin ağını bozmaya korkar bir hali vardı. Ayağını her zaman yaptığı gibi kafasına kadar kaldırıp boynuna dayadı ve her zamanki gibi bunu bu kadar kolay yapabildiğine hayretetti burnuyla. Kocaman şaşıran burun deliklerine bir şok daha yaşatıp diğer ayağıyna bir tur attırdı vucudu etrafında. Saat üçe gelmemişti ama kapı zorlanmaya başlamıştı. Kulaklarından çıkan düşünce baloncukları durumun vahameti hakkında yorum yapmaktan çok uzak olmakla beraber kalitesiz dedikodu içeriğiyle eğlendirici göz kırpışlarına neden oldu. Anahtar deliğinden elleri ve kollarıyla hatta kıllarıyla zorlayan grup heyecanla üç geri sayımına başladı. artık ağzını kullanamadığı için damardan aldığı diet cola kutuları fikir baloncuklarının ani sevinçten ambale geçirip patlamasına neden oldu. Havada gereksizce salınıp duran baloncukları kulaklarına tıkıştırırken tek bacağı üzerinde zıplayarak teneke yığınının yanına ulaştı. Dertop olup ellerini bataktan ve sazlıktan kurtardı. İşe yarar bir teneke bulmak zordu bu yığında; topuk yapılmış olan nedensiz buruşturulmuş, rengi sararmış paslı olanları eledi bir kalemde. Geriye kalan üç hırslı kutudan birini seçmek için bir yarışma düzenlemek mantıklıydı ama jüri üyesi olmak sorumluluk gerektirirdi. Oysa kendi keşfinde böyle bir ada, kıta bulamamıştı. O yüzden hemen yıllar yılı yanından hiç ayrılmayan Ahmet'e döndü.Ahmet unutulmuş bir sevgiliydi; birileri onu unutmuş o da unutulduğu ölçüde renksizleşmişti. Yüzyıllar boyu öyle renksizleşmişti ki artık varlığından emin olan bir Zeynep kalmıştı.
Ahmet tenekelerin ya karşısındaydı ya içinde ya yanındaydı ya da hepi. Hemen ve derhal yaptı seçimini eğer uzatırsa Zeynep'in çözümünün güme gideceğini ve onu unutmayan ama sıklıkla hiçe sayıp aldatan Zeynep'i kaybedebilirdi. Sağdan dördüncü soldan üç buçuğuncu kutuyu seçti. Zeynep bir öpücük baloncuğu fırlattı ama baloncuk boş odada arandı durdu. Üçe çok az kalmıştı. Hızlı davranmanın tam sırasıydı. Klick Klock ve bam bum etti bir an seçilmiş kutu.Zeynep bir hamur misali tüm boşluklarına yayılmıştı bu deli kutunun. Ahmet'e bir görüşmek üzere baloncuğu fırlatırken kulaklarından, gözlerini olacaklara olanca gücüyle açtı. Kapı aralanmıştı üç iki bir'di. İçeri dalan tüm cehennem güruhu, tüm kıç suratlı iblisler şaşkınlıkla birbirlerine saldırıp küfrettiler. bir cam kırığına bakmaktaydılar boş odada. Ahmet'in varlığını unutmuşlardı.O'da ilk kez biraz daha renksizleştiğine üzülmedi.Ama teneke kutu henüz gözden kaybolmamıştı. Çıkardığı kalorisiz - -1 kaloriden daha az- kanatlarıyla süzüldüğü karanlık 1,2,3 yıldızlı, bol bulutlu gökyüzünde pembe dumanlar püskürterek ilerlemekteydi. Kaptan dedi kafasının içinde devamlı surette koşuşturan üç kişi kaptan bizi artık eve götür. 1,2,3. yıldızdan bir yol tarifi al kapımdan içeri girene kadar bekle dedi pas tutmuş eklemlerini açmaya çalışan bir diğeri.ben apartmanda oturuyorum semtlerimiz çok ayrı derken bebek sahilinde gezmekte olan köpekli sakini, beynin dilsiz berduşu şükranlarını sundu gönderilmiş çöp sobasına. Zeynep susun dedi. Son zamanlarda sıklıkla diktatörce susturmuş dillerini boğazlarına kadar bastırmıştı ama artık kaçışın verdiği adrenalinle canlarına susamışça kusmaktaydılar gitme isteklerini- en azından başa bela olan ikisi-. Hem manen hem madden sıkışık olan durumu irdelerken kendi sandığı kişi atmosferi aşıp 1,2,3. yıldıza çoktan ulaşmışlardı bile. yıldız pek konuşkan olmamakla birlikte bir ikisinin istediği bilgiyi mırın ve kırın etmişti. Önce bir çarpık eve vardılar. Her yanı çarpıktı bu evin. Ancak hepsi birbirine göre çarpıldığından düzelmesine imkan yoktu. Zeynep bir an duygulandı. Çarpık evin sahibi çarpık olan her yerini farklı çarpıklığıyla toplayıp çarpıtarak sırtına yükledi.Eyvallah deyip çarpık bir gülümsemeyle sağa sola çarparak sağ gözün göz yaşı kanalından çıkıverdi. Kendi beni uzun yıllardır kulak verdiği bu yaratığı ilk kez cismani olarak görse de hiç şaşırmadı. Evinin bahçesinde durup el sallamaya çalışırken çarpık evi daha da çarpıldı sanki. Zeynep'in artık teneke kutunun içinde bir yerlerinde garip bir yumru oluştu. köpekli bebek sakininin sesi hiç bu kadar itici gelmemişti. Bitse de gitsek baloncuğu uçarak uzayda dağılan pembe toza karıştı. Neyse ki 1,2,3. yıldız galaksi rehberi sayılırdı da apartman hemen bulundu. Bahçesinde bir o kadar köpekli bebek sakini köpeklerini işetmekte idi o sırada. Biraz hain ve aceleci olan köpekli bebek sakini en yakın kapı olan kullanım dışı ağzı zorladı ve zavallı çalışkan örümceği ve ağını da dışarıya savurdu. Boşlukta toz gibi salınan örümceğin son umutla attığı ağlardan biri Allah'tan güneşin çarklarına yapıştı da Zeynep uzun zamandır açmadığı ağzını koca seslerle açmadı. köpekli bebek sakini olmuş, olan ve olacak olan hiç bir şeye aldırmaksızın bahçedeki bu boşaltım grubunda çoktan yerini almıştı.
O yumruya bir kardeş daha gelmişti şimdi.Dilsiz berduşa hemen şirketten bir kese kağıdı şarabı gönderdi Zeynep. Kanat açmış süzülürken demlenmeye başladılar beraberce.1008 gün yaptığı galaksi gezisinde yumru atımı yapamadı içti. Özledi içti. Derken ağız dile geldi. Dil döndü, sarhoştu, hatırlamıyordu. Ama yankı mağaradan koşmuş gelmiş ayık kulaklara marifetini yetiştirmişti. Geri istiyordu. Hem dilsiz berduş dilsizdi. Teneke kutu simsiyah uzayda kanunsuz bir dönüş yaptı. Köpekli bebek sakininin apartman bahçesi her zamanki gibi doluydu ama köpekli bebek sakini kapıda otostop çekmekteydi. Şaşıran Zeynep neden diye çığlık attı. Köpekli bebek sakini çığlığın geldiği yöne sevinçle dönüp koşmaya başladı. sol gözüne sarılıp öpücüklere boğdu Zeynep'i. Konuşmanın lüzumu yoktu. Beraberce çarpığa doğru yol aldılar. Hep anlattı bu arada köpekli bebek sakini. Apartmanla araları açıldıkça bulunduğu yerle ilgili memnuniyeti azaldı. Dırdıra başlamasına ramak kalmıştı ki çarpık eve vardılar. Daha da çarpılmıştı sanki ancak verandada yere yapışmış uğraşan çarpıkta bir düzenlilik zuhur etmişti. Ya da bu bir hayır iki göz yanılsamasıydı. Zeynep seslendi çarpığa çarpık saçlarını düzeltmeye çalışarak kalktı.Bahçenin çarpık kapısından çarpılarak çıktı her şeyi öylece çarpık bırakmıştı. Kafatasında yıllarını verdiği düzenli çarpık odasına girdi. Çarpık yerlerini öptü tek tek. Artık takım tamam mıydı? Ağzından çıkan seslere bir türlü alışamamıştı, bir ağız örümceği dedi. Derken tam o anda dişinin dolgusunda bırakılan yumurta çatladı ve milyonlarca ağız örümceği hep beraber ağ örmeye başladı. İşte herşey tamamdı şimdi. Pili bitmek üzere olan kanatlı kutuyla, yakaladıkları ilk saat altı ışığına tutunarak, pencerenin kırık kenarından içeriye süzüldüler. Ortalıkta Ahmet'ten başka kimse yoktu. Derken Klick Klock ve bam bum ve dan dun etti bir an seçilmiş kutu ve Zeynep eski ama yeni olarak atladı karmaşık yatağına.
Derken saat gongu 00.00'ı vurdu. Hava incelmişti. Ellerini dirseklerine kadar yanaklarına dayayan baş kahramanımız Zeynep günlük meşgaleler ve engebeler kulvarının yarım engelli koşusundan bunalmış her zaman yaptığı gibi yanak bataklığına sarkıtıvermişti ellerini...
30 ŞUBAT
Dünyanın tüm tarihleri birleşip mutlu olmak istediler o gün.Mutlu olmalıydılar. Hepsinin kararsız, kifayetsiz günleri geceleri vardı. Var olmuşlardı bu soyutluklarla.Soyunmuşlardı, giyinmişlerdi mevsimlerce.Mevsimlerden hiçbiri mutluluk giydirmemişti daha önce.Anlaşma yapmak istemişlerdi yazla;ince bir yanı vardı mutluluğun. Kelimeleri yanyana ,üstüste koymuştu tarihler yaza bir teklif dosyası hazırlamışlardı. Reddedilmişlerdi.
Yapım ekleri ,çekim ekleriyle süslemişlerdi teklifi kış için, kış pek ilgilenmedi.bahar baştan sona sarhoştu o yüzden şaraba yatırmışlardı teklifi.Teklif öylece şişti ve dağıldı, bahara hazır değildi. Bunun üzerine tarihler düşündü, taşındı bir boşluğu olmalıydı anın.
Şubatı çekip bir kenara sıkıştırmışlar eline bir miktar para.Muttu 30 şubat mutluydu...
KAZA
saat 1:54
yer teşvikiye
yapılan incelemede sağ kurtulan kimseye rastlanmadı.düşüşün ardından, bulunan karakutu incelenmeye alınsa da yoğun hasar aldığı için pek sonuç elde edilemeyeceğini söyledi uzmanlar. ellerini çıkardılar enkazımdan yarım kalmış bir otopsi gibi açık biçimde kendi içime düştüğüm bu kanepede kalakaldım öylece.ne hasarım olduğunu bulmaya çalıştım araştırırken beyin maddemi ama boştu faaliyeti bitmişti cevapları o veremezdi artık bana.solda göğüs kafesimin hemen altından 4 parmak yukarıya ilişti ölü ellerim atmayan mutsuz bir şeye tosladı.çabucak alışmış gibi, cansızken kan gitmiş gibi bu ellere, çıkarıverdi ustaca onu, tarttı hafifçe. direkt bakıldığında çok küçüktü bir yere bağlı olmadığında anlamsızdı bu makine.belki biraz utanıp büzülmüştü öldüğü için, sonra herkes öldü diye düşündü 12 a daki karaciğer,24 b ve c'de oturan böbrekler,herkes ölmüştü onun suçu yoktu herhangi bir yolcudan farkıda yoktu.bir sonuç alınamayan her organa yapılacağı gibi büyükçe naylon bir torbaydı son durağı.zira ben yakılmalıydım otopsi sonrası.
BİTMEMİŞ HİKAYELER2
-1-
Gün batımından geceye, elinin uzandığınca ırağa, saklı bir kentin kutsal tapınağına yolcuydu.Elleri mürekkep lekesi ve yavaştı.Suratında bozulması zor, hafif çarpık gülümseyişiyle altında hareket etmekte olan kül rengi ata abandı.Hayvanın, yükselip alçalan sert sırtına yasladığı göğsü, hızın ve rüzgarın verdiği heycanla hızlı hızlı inip kalkmaktaydı.Saçlarını, zamane tozlarının girişini engelleyecek şekilde ince bir kumaşla saran yeni çağ seyyahı, atı sıkıca tekmeledi.Yıllardır, yaptığı her gezide onunla olan bu hayvan, ikinci tekmeye kadar çember çizecek şekilde koşturdu. İkinci tekme esnasında ne yöne yüzü dönükse, o tarafa yol alırdı.Böğrüne sokulmuş eski usül bir ince defter onun seyehatnamesiydi.
Asfalt yollardan kaçmaya çalışarak çok vakit kaybetmiş, ancak 22 sene sonunda kendine kaçak bir arkadaş bulmuştu.Kül rengi bir at olan bu arkadaşın bir ismi yoktu. Sahiplenilmekten korkan bu at, bir isim almayı reddedip, isim vermeye çalışan tüm haralardan,insanlardan ve atlardan kaçardı.Derken bir gün karşılaştılar.
Bir at ve insan arasındaki ilk görüşte aşktı bu, aksi söylenemezdi.Her gece o muhteşem seyehaynamesini anlatan yeni çağ seyyahını dinleyerek uyurdu at. Dört yıl sonunda bir gün ilk çemberlerini çizip, asfalt yollardan ve elektrik tellerinden, girilebilen, bilinen arazilerden kaçarak başladılar seyehatlerine. At sevgili arkadaşına tüm telif haklarını vermişti adına karşılık.Sessiz anlaşmanın tek kötü yanı tek tük yollarına çıkan cismani varlıklara atı tanıtmaktı.Bu sorunu da tür özelliklerinden dem vurarak atlatmanın bir yolunu buldular.
Yeni bir kararın ardından, taşlı topraklı,dereli çamurlu yol olmayan bir yolda ilerlemekte olan binek hayvanı-at özelliği- ve yeni çağ seyyahı en son geçtikleri, es isimli kasabanın isimsiz meydanında başlarından geçen olayı tartmaktaydı. Es isimli kasabanın es isimli sakinleri onları uyarmıştı ve bu uyarı şu an sessiz dostluklarını sorgulatıyordu. Gelecek olan tehlike ne kadar uzaklarındaydı acaba?
-2-
Gece yapay ışıklarla boyanırken; sarıya, kırmızıya, beyaza, elinde yakut bir bardak tutmaktaydı yeni çağ seyyahı.Umutsuzca elindeki bardağı salladı.Derin derin iç geçirdi.Bu atla ayrılığının ardından geçen onuncu yapay geceli gündü.Keyifsizce bardağı kafasına dikerken etrafındaki sesleri bastırdı.Bilinçli sağırlığı, teslim olduğu bu sessizlik hali onu dış dünyaya silahsız kılmış tutuk bırakmıştı.Gelen yumruğu görmesine rağmen, duyamadığı sesi gözlerine perde indirmişti.Sağ aparkat olarak adlandırılacak yumruk dağıtırken o pür maske kesilmiş yüzünü,at dört nala yol almaktaydı.
Önündeki taşlı topraklı, karmaşık yol takılırken yorgun bacaklarına, kendini bırakmamaya çalışıyordu.Es isimli kasabanın, es isimli sakinleri haklı çıkmıştı işte ayrılmışlardı yeni çağ seyyahıyla.O kendini özgür hissetmeksizin, yalnız bulduğu bu yerde koşmaktaydı, çünkü karanlıktan korkuyordu.İki ucu kapalı bir tüneldi sanki, durdu.Dört notluk,beş vuruşluk bekledi.Öylece kalakalmıştı.Cır cır böcekleri, ağız ya da onların durumunda kanat birliği etmişcesine susmuşlardı.Gece, pür siyaha boyalı güzel çehresiyle ona bakmaktaydı şimdi.Alnının ortasında annesinden yadigar beyaz tüyler ürperdi bir an.Ta yüreğinin derinlerinde bir yerde korkunç bir acı hissetti.Yeni çağ seyyahının başına bir şey gelmişti. Bu acının başka bir anlamı olamazdı.Belki de es isimli kasabanın, es isimli sakinlerinin ön görüsü artık tamamına ermiş, yeni çağ seyyahı kendini öylece ölümün kucağına bırakmış, sanal teller ve yapay teller, dünyayı artık tamamen sarmıştı.At şüpheyle havayı derin derin kokladı.Hava her zamanki gibiydi, cır cır böcekleri başlamıştı bile senfoniye.Sıkıcı, bunaltıcı bir yaz havası.Nasıl bir emare araması gerektiğini bilemedi.Es isimli kasabanın, es isimli sakinleri ne durdurmanın bir yolu, yöntemini söylemişlerdi ne de sonun başlangıcını, nasıl olacağını anlayabileceklerinden bahsetmişlerdi.
Acıklı haline ağlardı insan olsaydı şükür ki attı.
Gün batımından geceye, elinin uzandığınca ırağa, saklı bir kentin kutsal tapınağına yolcuydu.Elleri mürekkep lekesi ve yavaştı.Suratında bozulması zor, hafif çarpık gülümseyişiyle altında hareket etmekte olan kül rengi ata abandı.Hayvanın, yükselip alçalan sert sırtına yasladığı göğsü, hızın ve rüzgarın verdiği heycanla hızlı hızlı inip kalkmaktaydı.Saçlarını, zamane tozlarının girişini engelleyecek şekilde ince bir kumaşla saran yeni çağ seyyahı, atı sıkıca tekmeledi.Yıllardır, yaptığı her gezide onunla olan bu hayvan, ikinci tekmeye kadar çember çizecek şekilde koşturdu. İkinci tekme esnasında ne yöne yüzü dönükse, o tarafa yol alırdı.Böğrüne sokulmuş eski usül bir ince defter onun seyehatnamesiydi.
Asfalt yollardan kaçmaya çalışarak çok vakit kaybetmiş, ancak 22 sene sonunda kendine kaçak bir arkadaş bulmuştu.Kül rengi bir at olan bu arkadaşın bir ismi yoktu. Sahiplenilmekten korkan bu at, bir isim almayı reddedip, isim vermeye çalışan tüm haralardan,insanlardan ve atlardan kaçardı.Derken bir gün karşılaştılar.
Bir at ve insan arasındaki ilk görüşte aşktı bu, aksi söylenemezdi.Her gece o muhteşem seyehaynamesini anlatan yeni çağ seyyahını dinleyerek uyurdu at. Dört yıl sonunda bir gün ilk çemberlerini çizip, asfalt yollardan ve elektrik tellerinden, girilebilen, bilinen arazilerden kaçarak başladılar seyehatlerine. At sevgili arkadaşına tüm telif haklarını vermişti adına karşılık.Sessiz anlaşmanın tek kötü yanı tek tük yollarına çıkan cismani varlıklara atı tanıtmaktı.Bu sorunu da tür özelliklerinden dem vurarak atlatmanın bir yolunu buldular.
Yeni bir kararın ardından, taşlı topraklı,dereli çamurlu yol olmayan bir yolda ilerlemekte olan binek hayvanı-at özelliği- ve yeni çağ seyyahı en son geçtikleri, es isimli kasabanın isimsiz meydanında başlarından geçen olayı tartmaktaydı. Es isimli kasabanın es isimli sakinleri onları uyarmıştı ve bu uyarı şu an sessiz dostluklarını sorgulatıyordu. Gelecek olan tehlike ne kadar uzaklarındaydı acaba?
-2-
Gece yapay ışıklarla boyanırken; sarıya, kırmızıya, beyaza, elinde yakut bir bardak tutmaktaydı yeni çağ seyyahı.Umutsuzca elindeki bardağı salladı.Derin derin iç geçirdi.Bu atla ayrılığının ardından geçen onuncu yapay geceli gündü.Keyifsizce bardağı kafasına dikerken etrafındaki sesleri bastırdı.Bilinçli sağırlığı, teslim olduğu bu sessizlik hali onu dış dünyaya silahsız kılmış tutuk bırakmıştı.Gelen yumruğu görmesine rağmen, duyamadığı sesi gözlerine perde indirmişti.Sağ aparkat olarak adlandırılacak yumruk dağıtırken o pür maske kesilmiş yüzünü,at dört nala yol almaktaydı.
Önündeki taşlı topraklı, karmaşık yol takılırken yorgun bacaklarına, kendini bırakmamaya çalışıyordu.Es isimli kasabanın, es isimli sakinleri haklı çıkmıştı işte ayrılmışlardı yeni çağ seyyahıyla.O kendini özgür hissetmeksizin, yalnız bulduğu bu yerde koşmaktaydı, çünkü karanlıktan korkuyordu.İki ucu kapalı bir tüneldi sanki, durdu.Dört notluk,beş vuruşluk bekledi.Öylece kalakalmıştı.Cır cır böcekleri, ağız ya da onların durumunda kanat birliği etmişcesine susmuşlardı.Gece, pür siyaha boyalı güzel çehresiyle ona bakmaktaydı şimdi.Alnının ortasında annesinden yadigar beyaz tüyler ürperdi bir an.Ta yüreğinin derinlerinde bir yerde korkunç bir acı hissetti.Yeni çağ seyyahının başına bir şey gelmişti. Bu acının başka bir anlamı olamazdı.Belki de es isimli kasabanın, es isimli sakinlerinin ön görüsü artık tamamına ermiş, yeni çağ seyyahı kendini öylece ölümün kucağına bırakmış, sanal teller ve yapay teller, dünyayı artık tamamen sarmıştı.At şüpheyle havayı derin derin kokladı.Hava her zamanki gibiydi, cır cır böcekleri başlamıştı bile senfoniye.Sıkıcı, bunaltıcı bir yaz havası.Nasıl bir emare araması gerektiğini bilemedi.Es isimli kasabanın, es isimli sakinleri ne durdurmanın bir yolu, yöntemini söylemişlerdi ne de sonun başlangıcını, nasıl olacağını anlayabileceklerinden bahsetmişlerdi.
Acıklı haline ağlardı insan olsaydı şükür ki attı.
BİTMEMİŞ HİKAYELER1
Gece gündüzün sırtına haşarı bir çocuk gibi atladı.Dört nala koşturduğu gündüz yorgundu,karmaşık keşmekeşti.Gecenin yıldızları omuzlarına batarken, yere yıkılıp pes etmeyi denedi.Umutsuzca sevdiği geceye teslim olmayı düşündü ama kalbini yoran bu aşk, hem onun teslimini engelliyor, hem de silkinmesini önlüyordu.Devam dedi, pes etmedi.Artık yıldızların ışık dikenleri etindeydi.Gece artık kaçmak istiyodu ama saplanıp kalmıştı gündüzün sırtına işte.O an gündüzün ayakları sarsıldı, koşturduğu zemin doğruldu.İkiside korkmuş, şaşmış olan gece ve gündüz bu ulvi varlığa dertlerini anlattılar 'ayır bizi' dediler.Varlık ikisini de dinledi, birlikte olmayı bilmeyen, başaramayan ve asla başaramayacak olan bu ikisine şöyle dedi:
-Ayrılmak istiyorsunuz,ayrı olmamak istiyorsunuz.Siz birbirinizi tanımıyorsunuz.Size arkadaş olarak zamanı veriyorum.Gideceğiniz yerde onu saklayın, tekrar ne zaman birleşmeniz gerektiğine o karar verecek, o birleştirip o ayıracak...
Bu sözlerin ardından gece ve gündüz korkunç bir gürültüyle kendilerini bu yerkürede buldular.Zaman onları hergünün iki saati buluşturdu. Hasretle baktılar birbirlerine, söz tam başlayacakken zaman bitti dedi. Ayrıldılar özlemle...
Gün döndü,yıldız döndü,gündüz döndü,gece döndü,çocuklar büyüdü,insanlar öldü...
Yaşlandı gece- gündüz.
Gece öldü...
Gündüz öldü...
Zaman söndü...
-Ayrılmak istiyorsunuz,ayrı olmamak istiyorsunuz.Siz birbirinizi tanımıyorsunuz.Size arkadaş olarak zamanı veriyorum.Gideceğiniz yerde onu saklayın, tekrar ne zaman birleşmeniz gerektiğine o karar verecek, o birleştirip o ayıracak...
Bu sözlerin ardından gece ve gündüz korkunç bir gürültüyle kendilerini bu yerkürede buldular.Zaman onları hergünün iki saati buluşturdu. Hasretle baktılar birbirlerine, söz tam başlayacakken zaman bitti dedi. Ayrıldılar özlemle...
Gün döndü,yıldız döndü,gündüz döndü,gece döndü,çocuklar büyüdü,insanlar öldü...
Yaşlandı gece- gündüz.
Gece öldü...
Gündüz öldü...
Zaman söndü...
YOK
Hayatımın sayfalarını çevirirken en çok sanırım yarım yamalak kavgasız gürültüsüz biten arkadaşlıklar içimi acıtıyor.bütün içtenliğinle anlattıkların paylaştıkların hiç oluyor.her değer verdiğin yok...
Böyle sanki doğal sürecini değiştirebilirmişsin gibi bu karşılıklı uzaklaşmanın, çaba harcıyorsun ama nafile.gezegenler gibi giderek uzaklaşıyorsun sonra tanıdık oluyorsun.karşılaşıyorsun sokakta yanında birileri oluyor anlatamayacaklarınla beraber kısaca özetliyorsun tanırdım eskiden diye.hatta eskiden tanıdığın insanlar o kadar artıyor ki zamanla, sen eskidiğini farkediyorsun. telefon numaraları değişiyor yeni insanlar giriyor hayatına onlarda tükenene kadar onlarla paylaşıyorsun.gün geliyor hayatında kesin ayrılıklar yaşanıyor bunu yediğin yemekten içtiğin suya kadar anlattığın birileriyle paylaşmak istiyorsun ama çekiniyorsun nedensiz.sonra sorgulamaya başlıyorsun kafandan milyonlarca sahne geçiyor...
fotoğraflarsa en kötüsü, telefonunun köşesinde kalmış canının içi sohbetler bir mesaj temizliği sırasında elinin altına geçiyor yarım bir gülüşle okuyorsun.yazarken aklından geçenler beliriyor hafiften acaba nasıldır diye düşünüyorsun ama biliyorsun ki bu düşüncede de yalnızsın tıpkı uzaklaşmaya başlamadan önce paylaştıklarının içtenliğinde yalnız olduğun gibi. en sonunda hiç yapıyorsun vazgeçmek böyle bir şey...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
