28 Kasım 2016 Pazartesi

Tüm dünyanın pazartesileri



'Merhaba tüm dünyanın pazartesileri...'

Katman katman örtüler altındaki bedeni uyandı. Çıplak bacaklarını yataktan sarkıttı önce sonra vücudunun geri kalanını. Pazar akşamı banyo yapmaya üşendiğine biraz kızgındı. Hızlıca duşa girdi, konfor ve keyiften uzak bir duşun ardından aceleyle saçlarını kuruttu. Perçemlerini düzeltmeye çok vakti kalmadığından beresini kaşlarının üzerine kadar indirdi ve kendini evden dışarı attı. Metroya kadar yürüyecek miydi? yoksa yine yolun yarısında yürümekten sıkılıp yanından geçen ilk boş taksiyi mi çevirecekti? Pazartesinin belirsizlikleri bu denli sıkıcıydı. Yeni kışla birlikte dünya tamamen griye boyanıyor tüm sesler tek renge dönüyordu. Yaklaşan yeni yaşı sayıyla 30 , yazıyla otuz idi. Üç onluktan ibaret hayatını gözden geçirmeye başladı. Ortalama yaptığı her şey moralini bozuyor ona hiç de özel olmadığını hissettiriyordu. Evlenen, üreyen, işini seven ve hayatının kontrolünü bir şekilde elinde bulunduran mükemmel insanlar topluluğu onunla alay eder gibiydi. Neyse sağlıklıyım en azından diye düşündüğü o anları sosyal medyada, sağlıklı olduğunu düşünen insanların kanser olduklarını keşfetmeleri, yalnız yaşayan insanların başına gelen küçük kazalar sonucu ölümleri gibi haberler önemsiz kılıyordu. Her gün istisnasız işe cebinde istifasıyla gelen bu kız ay sonunu yine zor getireceğini farkedip, istifa edemiyordu. Bunları düşünürken Teşvikiye'nin yokuşlarına yenilip yoldan geçen bir taksiye atladı. Taksi sabahın kör karanlığını ilahi bir ışıkla delmek ister gibi son ses ilahi çalıyordu. Merhaba tüm dinlerin tanrıları dedi içinden... Sakalları neredeyse direksiyon erişimini engelleyecek takkeli taksiciye 4 levent dedi. İlahiler ninni gibiydi. Ay doğmuştu üzerine veda tepelerinden derken akşam mı gelmişti ne hemen uyuyakalmıştı. Levent'in iğrenç sabah trafiğini böylece fark etmeden atlattı. Taksiye parayı uzatıp her zamanki gibi 1 lira eksik alarak indi. Neyse uyudum diye düşündü. Toplu taşımada uyumayı hiç sevmez, etrafındaki insanları potansiyel suçlu gibi görürdü. Küçük kibirlerinin ona bir fayda sağlamadığını asla öğrenemeyecekti galiba. Yağmur deliler gibi yağarken, ofis denilen iki oda bir salon, saatlik kırbaç hizmetli mekana girdi. İdeallerinin ölüp çürümeye başladığı masasına oturdu ve bilgisayarını açtı. Herkes ait olduğu masada oturup çizim yaparak, hayallerinin üzerine biraz daha toprak atıyordu. Bir parça daha...Belki tamamen gömersem onları daha hafif olurum diye düşündü. Sonra bunun tamamen saçmalık olduğunu farketti. Bir sürü şey gömmüştü bu güne kadar, yerleri boşluk olmuştu. Radyoaktif bir madde gibi sürekli kendini yarılıyor, bir türlü bitemiyordu. Biraz kimya bilir miydiler diye düşündü? Herkes tıkır tıkır çalışmaya devam ederken, yağmurda tempoyu arttırmaya çalışır gibi pencereleri dövüyor, rüzgar bu kamçı saatlerini çoşturmak için uğulduyordu. Sanki tüm doğa bir olmuştu da, prangalı parazit hayatlarını destekliyor, omurgalarına yerleşmeye başlamış duruş bozukluklarına gülüyordu. Hafta sonunu uyuyarak geçirdiği halde 30 sene sürecek bir uykuya ihtiyaç duyar gibiydi. Problemlerle uğraşmaktan dev bir kaçış yapıp, zamanda 30 sene ileriye gitmek istiyordu. Böyle şeyler sadece hikayelerde olurdu. Hem de  bilimli kurgulu hikayelerde diye düşündü. Acaba motor nöronları her gün yarattığı bu anlamsız getir götürden yorulmuşlar mıydı? Hücrelerinden birinin sikerler artık deyip kontrolsüz bir şekilde çoğalmaya başlamamasını ne önlüyordu? Lupus, 4. dereceden kanser, ms, demans, garip virüsler, ebola, 24 saatlik ölümcül hastalıklar, uzun süreli sürünmeli ölümcül hastalıklar, ya da hepsi... Uyanıp öğlene kadar tüm bireysel felaketlerini düşündüğünü varsayarak rahatladı biraz. Oysa günün ikinci yarısı her zaman daha uzun sürer ve daha korkutucu olasılıkları düşündürürdü. Yaklaşan düğünler, nişanlar, doğumlar ve bu konularda söyleyecek hiç birşeyinin olmaması. Sanki dahil olmak istemediği ve onu da istemeyen bir grupla uzun bir yolculuğa mahkum olmuş gibiydi. Kendi çıkmak istese toplum itiyor, toplum itse annesi tutuyordu. Zaten anneler, analar hayatların kanayan yarasıydı. Sürekli onların kurguladığı hayatlara yetişmeye çalışırken kendi sıkıntılarını bastırırdı insanlar. Nereye doğru bastırdıkları hakkında bir fikri yoktu. Her insan değil ama bazı insanlar onun gibi, T.A.R.D.I.S gibi, içi dışından daha büyük olurdu. Belki sadece onlar bastırabilirdi bazı şeyleri. Zamanda da yolculuk ederler miydi o insanlar? Düşünüp, düşünsel saçmalıklarına güldü. Arada gülmek de gerekirdi çünkü.Kendi kafasındaki insanlar sadece ciddi olamaz bazen de gülerlerdi. Öyle miydi hakikaten dedi? Ben hiç başkasının kafasında olmadımdı diye düşündü. O bunları düşünürken hikayenin bir noktasında benim devreye girip ona enteresan bir kapı açmam gerekirdi aslında. Ama yapmadım. Bugün ne bir gökkuşağı, ne zamandaki garip bir çatlak, ne sona ermekte olan dünya ne de usumdan geçen başka bir anomali ile ödüllendiremedim kendimi. Renk veremedim, gri sür gri bir güne. Kendimden 3. tekil olarak bahsederken, mercek altına alırken kendimi, garip bir tanrısallık hissettim bunun yerine. Tıpkı çocukken tek tek öldürdüğüm karıncalar gibi... Kendimi küçültüp küçültüp bir karınca haline getirdim ve üzerime bir mercek tuttum. Ne zaman tutuşacağım? Bilmiyorum...

10 Kasım 2016 Perşembe

le canari est sur le balcon



       

              Aslında ne yazacağımı bilmiyorum şu an...Genelde hep aklımda bir şey olurdu. Tüm 'şey'leri ayrı ayrı yazardım. Şeylerin bittiği tükendiği, bir şeyi anlatamadığım, anlamak da istemediğim şu anda mental olarak eriyik ve bitiğim... Sadece nefes alıp veriyorum. Hepsi bu. Sanırım fikirlerimin, ideallerimin hep kaybedeceğini artık kabullendim. Umut kalmadı. Bir umuttu yaşatan insanı, kalmadı. İşin kötüsü üzgün ya da kızgın da değilim. Camus'nun yabancı'sındaki gibi acı bir farkındalık. O kadar acı ki hiç his yok. O duygu devinimli kızı özledim şimdiden, ne kadar da insanmış. Hızlıca gülümseyip çizime geri dönmeliyim ruhsat projesi için teslim yapmam lazım belediyeye çünkü. Hayatımdaki önemli başlıklar bunlar artık. Belediye, ruhsat, uygulama, pilates, vega, rosa, birilerinin hayatının kıyılarında küçük molalar sonra yine belediye, ruhsat, uygulama... sakince şarkının sözlerini dinliyorum o yüzden ve sana söylüyorum nezaketimden 'le canari est sur le balcon'