21 Aralık 2015 Pazartesi

Ben tam dünyaya göre ben tam kendime göre

Ruhsal çöküntümün 3. Ayında sizleri affetmeye karar verdim. Küçük tanrı katımdan oturup sizi koyduğum cehennemlerde yanıp cennetlerde sefa sürmekten biraz yorulmuştum. Koltuğumu bıraktım efendiler, mevkimi terkettim. Cezalandırdığımda mükafatlandırdığımda benliğimdeki sizlerdi yani sadece bendi.  Beni sevmeyen ilk adam seni affediyorum bana dünyadaki en müstesna şey olmadığımı öğrettiğin için. Bitirdiğim veya ben istemesemde biten arkadaşlıklarım beni büyütüp bana farklı coğrafyalarımı gösterdiğiniz için size teşekkür ediyorum. Beni aldatan adam en çok seni affettim çok mutlu ol. Hayatın romanlardan veya filmlerden daha güzel olduğunu, acınında bir tat olduğunu sayende öğrendim. Gurme olmak cesaret isterdi. Belli bir seviyede tadına bakmak gerekliydi. İsteyip ulaşamadığım her şey , önüme çıkan tüm engeller sizi affediyorum. Bana sonucun değil sürecin insanı geliştirdiğini öğrettiğiniz için teşekkür ederim.  Beni  üzerek  beni anlamaya çalışan herkes sizi affediyorum. Ne hissettiğimi anlatmam için beni teşvik ettiğiniz için. Kendimi bir cenderede sıkışmış hissettiren, beni sömüren işlerim sizleri de affettim. Bana başarının çok genel geçer bir etiket olduğunu ve varlığımın değerini tanımlayanın bu olmadığını anlattığınız için. Sizlerle daha fazla dövüşemem, biraz yorgunum. En fazla da kendimi affediyorum. Kendime iyi davranmadığım zamanlar için. Belki öyle yapmam öğretilmişti. Belki bu dna'ma kodlanmıştı. Belki de kollektif bir bilincin eseriydi. Özgürlük endişesiyle yapmış olduğum esir seçimlerim size de teşekkürler. Yaşamanın sürekli seçim yapmaktan oluştuğunu bana kavrattığınız için...

10 Aralık 2015 Perşembe

Nedir ki gerçek?

 


         Sen ve ben bambaşka tanrıların çocuklarıyız. Dualarımız birbirini çürütür, acıtır cinsten. Düşüncelerimiz birbirine uzak; ben bir unisus üzerinde uçmaktayım sevgili gerçek sen ise yerde karıncalarla. Nesin ki sen? Kime göre birisin? Ne işe yararsın? kusurlu, çirkin ve düzenbazsın bir doğulu gibi, soğuk küstah ve şımarıksın bir batılı gibi...ikimiz arasında bir misyonerlik savaşı... Kanım akmaz benim başım durdukça, şövalyelik yitirilmez kanım akmadıkça...

2 Aralık 2015 Çarşamba

Hem ben...

 


         Hem ben... Ben böyle olsun ister miydim?
         Hem ben... Üç noktalar yutkunmak gibiydi. Sanki kelimeleri sıralamıyordum da kendi başlarına bir ahenk oluştursunlar diye bekliyordum. Belki hayata bırakırsam o derin esi gelecek planlarımı şekillendirirdi. Ama paraşütü açma kararını serbest düşüşe bırakırsam...
         Düştüğümü sandınız değil mi? Kandırdım. Hayal gücünüz çok kısıtlı. O üç noktada neler mi oldu? Uçabildiğimi keşfettim. Saçlarımı rüzgar yalamıyordu, manasız kafiyelere izin vermiyordum artık. Kaçıncı yeniydi edebi ruhumdaki devrim? 1.75 boyunda taş gibi hayallerimin gölgesinde yürüyordum. Kendine tutsak küçük özgürlüklerimle, dünyaya uyumlu isyanlarımla, aşka sayrılı bağışıklıklarımla büyüyordum.

24 Kasım 2015 Salı

nasıl da geçmişti bütün bir yaz.

 


            Hava sıcak, çok sıcaktı. Koltukta yarı çıplak oturmuş ayaklarını kolçaktan sarkıtmış tavana boş gözlerle bakıyordu. Birazdan kapı çalacak, garip bir adrenalinle açacaktı kapıyı. Kavga etmeye hazır açacaktı, Her türlü laf cambazlığına giyinip kuşandı. Gardını aldı, saflarını sıklaştırdı. Karşıladığı adamın erkek arkadaşı olduğu söylenemezdi. Aralarında bir sürü engel vardı. Kız bu kadar sorunu istediğinden emin değildi, adam kızı. 'Hem hiç anlaşamıyoruz' diye düşünüyordu sıklıkla kız. Ama belirsizliklerden de yorgun hissediyordu kendini. Tatile belkide bu yüzden bu kadar ihtiyacı vardı. Ne bitebilmiş ne de başlayabilmiş bir sürü ilişki vardı omuzlarında ve öldüremediği bir sürü adam. Bir yoga gurusunun da dediği gibi isim verilen her şey ölmeye başlar ya belki de hayatında tanımsız kalan insanlar ona ağır gelmeye başlıyordu artık. Olası zombi saldırısında yapabileceklerini tam sıraya soktu ki gerçekten kapı çaldı. Yerinden sıçrayarak kalktı otomattan dış kapıyı açtıktan sonra giriş kapısına ulaşılacak 3 snlik zaman dilimini aynaya şöyle bir bakmakta kullandı. Adam yüzünde samimiyetsiz bir sıkıntıyla kapıdaydı işte. Çok sıcak dedi. Hava sıcaktı, şehir sıcaktı, kızın kalbi sıcaktı tüm dünya da soğuk olan tek şey kızın elleri idi. Isınmaz şeylerdi bunlar. küçük olduğu halde narin görünmeyen sevimsiz şeylerdi. Ellerine yeterince bakarsa bir başkasının olduklarını itiraf edeceklerini düşündü. Adam hala sıcak konusunda saçmalamaya devam ediyordu. Hava ile ilgili şikayetleri son bulduktan sonra telefonunu çıkarıp bir oyun oynamaya başladı. Yine noktalanmamış, yine aklındaki diyalogları havada asılı kalıverdi. Yine ilgisizlikten kendiyle ilgilenmeye mecbur kaldı. İşini sordu, planladığı rotaları. Adamın tüm planları bilinen yolların dışındaydı. Kızın stabil hayatına tükürür gibiydi. İskeleye bağlı bir kıyı teknesiydi kızın hayatı. Sürekli surette evlenenler takılan çeyrekler vardı takvimlerinde. Adam küçümsedi. Pupa yelken gitmesi gerektiğini bildiğinden belki... belki de gerçekten sevemedi hiç kıyıyı. Yunusları önüne katıp yol almak varken bu sıkıntı yüklü, bu yapmacıklı ev oturmasında ne işi vardı. Sade kahveler yapılıp yalandan fallarda bakıldı.  Yol görürken kız gerçekten gidebilir miydi diye düşündü. Biliyordu içten içe ona ayrılan sürenin sonuna gelindiğini... Son kez aynı evi soluyup diyalog kurduklarını . Bunları erkenden bilmekten nefret ederdi de  elinden şaka yapmak dışında birşey gelmezdi. Gelmedi de .,.. Adam doğruldu tereddütsüz kapıya yöneldi. Çıktı gitti. Başlamayan şeyler bitmezdi. Kapı 1000 kez çarptı kızın içinde, aynı cama çarpan güvercin gibi öğrenemiyordu kız.  Akşamın başında yüklendiği adrenalin öylece kaldı. Tüm iç organları yok olup içini uzay kapladı. Yerden 1 parmak yükseldiğine yemin edebilirdi. Yarın dedi peygamberliğimi ilan edeceğim. Süzülüp evin koridorlarında yatağını buldu. Hava bıu kadar sıcakken sonsuza kadar uyumak pek de zordu...

19 Kasım 2015 Perşembe

Dilemma

           

           Dudakları gelen kışın habercisi gibi çatlaktı. Sanki gülümsemesine düşmandı da alt dudağı hain bir tuzak yerleştirmişti tam orta yere. Kız battaniyelerin altına gömülü karanlık göğe gülümsedi. Katman katman beton döşemelerin ardında göğü, göğün göğsündeki milyonlarca yıldızı görebiliyordu. Tüm yaşayan varlıkların küçük acıları dudaklarına toplandı. O da canının acısına aldırmadan güldü. Yola düşmenin hemen öncesi gibiydi. Yola asla çıkamaz hep düşüverirdi. Öyle plansız, korkak ve umursamaz. İsterdi ki her şey yoluna çıksın, başına kötü bir şey gelmesin. İsterdi ki önemli olsun. Hem gitmek isterdi dönmemecesine, hem kalmak sonsuza kadar, hem uyumak isterdi hemen şimdi, hem de uykuya kaybetmekten korkardı zamanı. Baktı ki olacak gibi değil, çareside yok. Farketti. Battaniyeyi burnuna kadar çekti. Gökyüzüne şöyle bir göz gezdirdi. Bir nefes aldı ohhhhh. Gülümsedi. Canı acıdı.

3 Kasım 2015 Salı

Bekliyorum Gelmiyorsun

   

          Çiçekler soldu. Ev batan güneşin insafına bıraktı benliğini. Güneşin kaçakları tüm gece yaratıkları saklandıkları yerlerden yavaş yavaş çıktı. Bir hummalı hazırlık, telaşeyle yiyebilecekleri her şeye saldırdılar. Çok değil sadece bir haftadır boştu ev. Hayat evden taşınalı yedi gün oldu. Ben çiçeklerle bekledim.
         Günler geldi, geçti. Ev boştu, çiçekler önce boynunu büktü. Sen gideli bir ayı buldu. Belki hala toparlanabilir , bir haşere uzmanıyla görüşerek ev kurtarılabilirdi. Perdeleri kapatırsam belki güneşin batışı odalara dolmaz evin içi sonbahar olmazdı.
         Ama kalkamadım yerimden, bir sene oldu. Çiçekler çoktan kurudu. Gün sürekli batıyordu. Bundan sonra sayma dedim kendime. Ben, bana yuva olamayan bu evde bir haşerat kolonisine yuva oldum . Israrla gelmedin. Yersiz bir inat, nedensiz bir ayak diremeydi bu.
        Ben BEKLEDİM...

12 Ekim 2015 Pazartesi

'Türkiyeden s.ktir olup gitmek'


          'Bu ülkeden neden siktir olup gidemedim.' Bütün yazılanlara katılıyorum. Bütün gidişler haklı evet. Ama ben gidemem. Gidemiyorum. Kafamda dahi bırakamıyorum. Benim canım yanıyor. Ben üzülüyorum. Gidemeyecek olanlara üzülüyorum. İnancı olanları, cesareti olanları yalnız bırakacağım fikrini aklım almıyor. Biraz daha azalacağız diye korkuyorum. Biz olduğumuzu düşündüğüm güzel insanları düşünüyorum. Öldürüle öldürüle bitirilemeyişimiz bana bir anlamda umut veriyor. Romantik bir sersem olduğumdan belki...türkçe de daha komik olduğumdan ya da İstanbul'un tüm keşmekeşini sevdiğimden, Trabzon'un en yeşilinden, öyle bir yeşildir ki bu bütün diğer yeşiller yavan gelir, becerip giremediğim halaylardan, horonlardan, düşünen tüm insancıklardan ötürü. Parçalandığımız ölçüde birleşiriz belki diye. Benden daha iyi insanlara vicdan borcu hissettiğimden, tanımadan sevdiğimden ve asla tanıma şansına erişemeyeceğimden...İnançları uğruna ölen tüm devrimcilerden, 70lerden- Mahir, Sinan, İbrahim,Yusuf, Hüseyin, Deniz,Umut ve niceleri...-, Maraştan, Fatsa'dan Terzi Fikri'den, 80'lerden -işkenceyle ezilmiş, yaşı yetmezken asılmış, sindirilmiş bastırılmış, yok edilmeye çalışılmış bütün düşünen geçlerden, Madımak'tan, Cumartesi annelerinden, Roboskiden, Geziden, Suruç'tan, AnKARA'dan ve dahasını bir bir sıralayamadığım türlü gönül borcundan belki de. Ben gidemem bir yere. Siktir olamam. Çünkü benimle daha güçlü benimle bir olasılığı olan insanlar var. Bir parçasıyım bu acı bulamacın , umudu taşıyıp göğü aydınlatmalıyım. En azından denemeliyim değil mi?

https://eksisozluk.com/turkiyeden-siktir-olup-gitmek--3843083?p=383

6 Ekim 2015 Salı

Good morning, and in case I don't see ya, good afternoon, good evening, and good night!

Ağzından kurbagalar çıkan bir kız ne isterdi? Midem mi bulanıyordu, ayaklarım mı üşümüştü, bu salıncakta bir ileri bir geri ... Mutsuzluk muydu elimi tutan yoksa hüzün mü? Hiç çarpıntımda olmamıştı kalbim 10 dakikalığına durmamıştı da. Bir zombi dünyasına uyanıp hayatta da kalmamıştım. Tek düze tıngır mıngırdı hayat. Kimse almak istediğinden çoğunu haketmezdi bense hakkım olmayana elimi uzatmazdım. İnsanların ara vermeden soluk almadan evlendikleri bir haftasonuydu ben battaniyenin altına gömülmüş büyüyemediğimi düşünüyordum. Herşeyi konuşmuş muydum? Değiştiremediğim şeyleri konuşmaktan sıkılmış mıydım? Hem ağzından kurbağalar çıkan bir kız tabi ki düşünmeliydi hem de bolca. Uzaylılar dünyayı istila etmemiş ama marsta su bulunmuştu. Ülkem iç savaşa girmiş, insanlık onuru bir akrebin arkasına bağlanmış yerlerde sürükleniyordu. Ben sınır dışında vurulmuştum kendi toprağıma iadem yapılamamıştı. Bende oyalamıştım kendimi... Sudan sıkıntılar, sorunlar oluşturmuştum. Basit sorunlara ihtiyacım vardı. Prens harry ile Buckinghamda mı evlenirdik yoksa yayla da evlenmemizi onaylar mıydı kraliyet ailesi. Bunları düşünmek hem daha keyifliydi hem daha komik. Biraz gülmeye ihtiyacım vardı çünkü yün stoğum bitmişti. Örgü örememek haber izlemek gazete okumak vicdanımı sızlatıyor canımı yakıyordu. Güzel şarkılar dinlesem miydi? Yeni şeyler okusam mıydı? Şeker portakalı? Omurgamın esnemeye, benim dinlenmeye,başka bir gerçeklikte başka endişelere ihtiyacım vardı. Olmadı. Olamadı.iyi akşamlar kötü insanlarla dolu, kan yüklü topraklar. İyi akşamlar mutsuz dünya. İyi akşamlar sevdiğim şeyler. İyi akşamlar nefret ettiğim bir milyon şey. İyi akşamlar gelecekteki ben.

31 Ağustos 2015 Pazartesi

hayatın en Mavisi...

         


            29'unda 29 yaşında uyan be kızım. Senin değil miydi bu sağlık dolu hayat, yeşil çaylardı, meyvelerdi, sağlıklı beslenmeydi. Yanında sigara içilmezdi içki de neydi? Telleri takılıydı dişlerinde, gülümseyişi her zaman güzeldi. Uyan da gülümse bana. Hayatımın en mavi, en lüle saçlı dönemisin sen. O çatallaşan sesinle gülümse anlattıklarıma, yadırga söylediklerimi. 29'unun en düzgünü, en güzeli... Mektuplarımızı okudum doğumgününde... Yeni mektuplar gerek bize. Biraz gayretle yapabiliriz biliyorum. Elektrotları infilak ettir düşüncelerinle. O doktorlara söyle gitsinler, bir dolu yeğen sarmalı senin etrafını...Hem daha söyleyecek şeylerimiz var birbirimize; senin şikayet edeceğin çok şey var bana. Gideceğimiz tiyatrolar var, yapılacak çok anımız var daha. UYANSANA!!! Ne oldu bir masal mı oldun? Böylece kaçamazsın; daha denize atılacak ne içi dolu şişelerimiz var. İnşa edilecek hayatlarımızın çok başındayız. Hayallerimizin inşasını ancak kendimiz gerçekleştirebiliriz. Sen de biliyorsun. Hollywood da evlerimizi yan yana alacağız uyan.  Bu bir ayı saymıyorum, oyuna devam ediyorum. 7 sene her gün hayal kurmadık mı? Gerçekleşene kadar oyunbozanlık yok UYAN. Bir istanbul seyehati daha borçlusun bana. Bekliyorum seni, geri gelmeni...

21 Ağustos 2015 Cuma

treat me (nt) right

     


          - Bu sefer tamamen delirdim, dedi. Bu sefer tamam korktuğum başıma geldi. Ani bir ölümden, tek vuruşluk bir kalp krizinden daha beter, dedi. Duramıyorum. Durmak istiyorum ama duramıyorum. Çok yorgunum ama mola veremiyorum. Kafamda bir sürü düşünce adam ve kadıncıkları sağa sola koşuşuyor, söyleniyor ve beni huzursuz ediyor.Bana artık ilaç vermelisiniz bence. Artık buraya gelip anlatıp durmak da işime yaramıyor. Sadece daha çok nefret ediyorum kendimden, lütfen artık gerçekten yardımı olan bir şey yapın bana...
          Odadaki iki insandan seans başladığından beri sükunetini bozmayan, bakışlarını kaldırdı. Karşısında ki tüm enerjisini konuşmaya harcayan bu zavallı yaratığa baktı. Ne kadar üstündü şu an ondan. Tüm sakinliğiyle onu daha da telaşa düşürebiliyor. sorularını cevapsız bırakarak işkence edebiliyordu. İlaç yazmazdı asla. Durumda bir iyileşme işine gelmezdi. Gizli sadistliğini tıp diplomasının arkasına saklar iyileştirmediği hastalarını 45 dakika dinleyip kendini tatmin ederdi. Hastaları ölmez, yaşamaz ama sürünürdü. Hasta Z. karşısında parçalara ayrılırken sakince bir sudoku kolonu doldurdu. Z. anlatmaya devam etti. Susamamaktan şikayetçi bir insana ceza gibi bir şeydi terapi. Aslında tek ihtiyacı olan belki de 1 haftalığına yalnız bırakılmaktı, ama iyileşmenin fikrine bile tahammül edemiyor, kesinlikle terapiye ara verdirmiyordu. Z. de çaresiz bir biçimde doktora güveniyor ve ara vermeden konuşup kendinden nefret etmeye devam ediyordu. Sanki kulaklarında tıpalar vardı da bu kelime israfından korunuyordu. Farkedilmesini önemsemeden saatini kontrol etti. Z'nin gözleri mi dolmuştu. Nasıl mutluydu şu anda. Her şeyi sona erdireceğini bilmese engel olamaz kahkaha atardı. Kendine zar zor engel olarak;
          -Süremiz sona erdi, size ilaç yazmayacağım bence aşama kaydediyoruz ve bu aşamada sizi uyuşturmak istemem. Aldığınız her ilaç kattettiğimiz yolda ilerlememizi önler haftaya aynı saatte sizi bekliyorum.
          Z.'nin suratında belli belirsiz bir gülümseme belirdi. Gözleri odadaki tüm ışığı toplamış da yansıtıyor gibiydi. Kalkıp gitmesi gereken bu anda yerine mıhlanmış ona bakıyordu. Kısa bir sessizlik oldu. Z. ayağa kalktı, doktora yaklaştı. Kendi yaratmadığı bu sessizlik doktoru korkutuyordu. Z. doktorun önündeki defterin kamuflajındaki sudoku dergisini sert bir şekilde alıp çantasına koydu.
           - İlaç istiyorum şimdi, dedi.
           - Z. Hanım bu şekilde devam edemeyiz, ben bu şekilde çalışamam. Eğer benden memnun değilseniz geldiğimiz aşamayı göremiyorsanız sizi başka bir meslektaşıma yönlendirebilirim ama benden bu şekilde ilaç talep edemezsiniz. Bu kabul edilebilir bir davranış değil. Lütfen...
          Eliyle işkence koltuğunu işaret ediyordu. Z titremeye başlamıştı. Koltuk büyüdükçe büyüyor tüm odayı dolduruyordu. delirmiş gibi kapıya koştu. heyecandan elleri terliyor kapı kolunu doğru şekilde kavrayıp açamıyordu. Odadan kurtulabilmek için bildiği tüm duaları ediyordu ki kapı nazikçe açıldı. Z dışarıya doğru yere düştü. Kafasını kaldırdığında F. ile karşılaştı. Bay F. paranoya izleri taşıyordu. ruhsal huzursuzluk ve manipülasyon tüm vücuduna yerleşmiş görünür hale gelmişti. Z acıyarak baktı ona. Z ayağa kalktı, F. içeriye girdi, doktor yeni bir kare su dokuya başladı...

17 Haziran 2015 Çarşamba

Wait for it.

           Klimal olarak yakışmıyorum dünyaya iklimimiz tutmuyor. İçimde buz devri başlamış iç organlarım taşlaşmış dahiliye çaresiz. Neşter kesmez, dikiş tutmaz, narkoz işlemez benliğim. Ne güzel ne ince insanoğlu oysaki. Sürekli hareket ve neş'e halinde, ulaşması gereken hedefler istikametinde dört nala. Hırslı ve hevesli... alabildiğine yerini bulmuş ve bağlı bir yerlere. Rüzgarsız bir yelkenli, cezalı bir savaş tankı, cemaatsiz bir ibadethane gibi bekliyorum öylece...

7 Mayıs 2015 Perşembe

anladım hazır değilsin yaza

       


         Dev bir ait olma çabasıyla baktığım duvarı kendileştirdim. Tüm takımlara tezahürat yapabilirdim. Bazen beni evlat edinin demek isterdim. İşinize, aşkınıza, ilişkinize... O kadar benden öte benden başkaydı ki hayatımdakiler. Beni evlat edinseler keşke dedim. Yaz yaklaşıyordu, tüm kadınlar bikinisine girmeye gayret sarf ediyordu. 10 yıllardır... Aslında sizin üstünüzde 2 karıştan fazla yer tutmayacak bir şeye bedenimizi sığdırmaya çalışıyorduk. Kendi vücuduma bile ait değildim şimdi. Dev bir orkestra gibi; dukan diyeti, kalori say, paleo ile zayıfla, koş, zıpla, pilates yoga... Oturarak hayal ettiğin popoya kavuşamazsın. Pozitif bakışla dünyanızı değiştirin.Sonra mutlu ol tamam mı, çok mutlu ol, gül, sonra sporunu yap yine, Vücudunla barış... Kıvrımlarında güzel aslında, popom büyük ve mutluyum, sallayabiliyorum 'shake , shake , shake' bazı erkekler büyük sever, Ait ol; ya büyük popolu ol ya 0 beden ol. 0 bedensen kilo faşistliği yap, tombiksen kilo faşistliği yap. 6 dan sonra sakın yemek yeme, koş, terle sakın yeme, Karnın guruldamasın, biyonik ol, mutlu ol, sağlıklı ol ...
           Ol , ol , ol...
           Ait ol... Güzel ol, kendin ol, cool ol, lady ol, biraz da flörtöz ol. Erkekler küçük göğüs mü sever büyük mü, büyük popo mu , küçük mü, her şeyden önemlisi her şeyin dik ve selülitsiz olması di mi? Of kafam karıştı mayo mu giysem yoksa, hazır mı vücudum yaza? İçinde yaşadığım beden bile bana ihanet edip beni dışlarken, nasıl ait olacağım ben bir şeylere. Sıçarım bütün diyetlere, bikinilere, erkeklerin tasvip ettiği meme ve götlere. Bir kadın küfretmemeli, ağzına yakıştı mı hiç? Hadi küçük adamlar dünyası onayla beni? Bir bedene ait olmayan bir ruhum ben, dünyaya uyumsuzum. Evlat edinse ya ay beni, kendine katsa ya? Olmaz mı?

30 Nisan 2015 Perşembe

Protez kabuklu kara kaplumbağası




          Yolda sürükleniyorum. Hızla geçen bir araba bana yeni çarpmış gibi. Kabuğum kırılmışta iç organlarımı parçalıyor, bir kara kaplumbağası gibi. Etraftan görenler gelip sarmaya çalışıyor, yetmez işler yapıyorlar. Belki iyileştirme amaçlı değil bu sargılar, bu yara bantları. Öldüğümü herkes biliyor da belki görmek istemiyorlar. İğrenç görünmemem koşuluyla ölebilebilirim çünkü. Kanayarak yürüyorum. Kanamayı durduramaz ki hiç bir sargı. Bana gereken bir ameliyat bir operasyon. Bir enjeksiyon, bir antibiyotik, 2 doz adrenalin, 200lük bir elektroşok belli ki. Bana gerekmez kabuğumun iyileşmesi... bana gereken bir protez kabuk iyi bir veterinerin marifeti.

26 Nisan 2015 Pazar

lost things-1

 


...
           Sürekli surette elleri üzerimdeydi.Parmakları mevcudiyetimi arşınlarken sevildiğimi hissediyordum. Çok konuşurduk ama birbirimizi dinlerdikte. Tüm hakaretlerini de duymuştum, tüm edepsizliklerini de, bana ayıp şeyler bile fısıldardı bazen.Gece birlikte uyumaya iyice alışmıştık. Her sabah ben uyandırıyordum onu. Gerçi elinin tersiyle çok iterdi ama uyandırdığım için de mutlu olurdu. Biliyordum beni seviyordu. Ben de onu... Derken bir gün son başladı. Yavaşlamış mıydım ona yetişemiyor muydum? Sürekli şikayet ediyordu. Bir iki kez sert bile davrandı bana. Hem de herkesin içinde...Bunu haketmediğimi düşünüyordum. Daha da içime kapanıyordum. Yanından hiç ayırmazken birden beni burada terkediverdi. Terketmedi de unuttu belki. Ama çok da çalmamıştım. Beni kaybettiğine çok üzülmemiş miydi. Pilim bitene kadar bekledim. Aramadı beni bu metro istasyonundan almadı. Sonum kayıp eşya bürosu olmamalıydı.

...



22 Nisan 2015 Çarşamba

my judas

       
   
            Bahçemde oturuyordum. Öylesine... Boyumun yetmediği meyve ağaçlarının altında... Bahçem benden beslenirdi. Bildiğim her şey bir meyveydi. Bir hırsız gibi girip bahçeme, en güzel ağacımdan en güzel meyvemi kopartıp yediğinde, beni bildin sende. Yahuda'm ihanet et bana dedim. Dirilebilmem için ölmem gerek, Öldür beni dedim. Beni bilirdin sen de. Kahraman olmaktan korkmazdın. Bir çarmıhın ucunda cılk yaralarla göklere yükseldiğimde üzüldün, biliyorum. İzledin mi beni ölürken? Sonunu biliyordun aksiyonlarının ama yine de böyle mi hayal etmiştin? Beni bildin ya sen; ölürken ne denli zorlandığımı da bildin mi? Tüm dünya, benim dünyam senden nefret ederken üzüldün mü? Ben yücelirken seni lanetlemekti en çok canımı yakan. Kader mızrağı değil senin darağacındı benim kefaretim. Benim etimde, kanımda sensin. Bana şefkatlerin en büyüğünü beni öldürerek gösterdin. Benim tatlı Yahudam, sevgilim, göğümdeki yıldızların en parlağı bil ki gökler durdukça bir ihtimalimiz var. O ihtimal ki en karanlık geceme ışık tutar...

11 Nisan 2015 Cumartesi

Belki yaz geçer

Dünyanın bir ucunda türkçe bilinmeyen bir yerden derlendi bu yapraklar. Hiç yazılmayacak bir kitaba veya asla gerçekleştirilmeyecek bir hayale doğru...
Umut etmekten vazgeçerim ya hani bazı bazı... Dönüp bakıyorum geçen hafta çok uzak geliyor. Sanki yıl geçmiş aradan, sonra bir fotoğrafa tutunup yılların üzerinden sekiyorum. Annemin gençliğine varıp o aktöre aşık oluyorum onunla, birlikte içtiğimiz sigaralar var... Babamla itü maçka kampüsünün çatı katında mahsur kalıyoruz. Kapımızda eli sopalı milliyetçiler, hemen kaçıp 1 lira veriyoruz, yürüyerek geçiyoruz köprüyü... Nazlıyla tüm kavgalarımızı baştan yapıp kırılmadık neyimiz varsa yine kırıp yine barışıyoruz. Çocukluğumu alıyorum sonra kucağıma, oturtuyorum. Diyorum ki olman gerektiği gibisin, kendini hırpalama. 16 yaşında bilmediğin birşey öğreneceksin ve güvenin zedelenecek . Affet ve unut. Kimseyi suçlama, insan ilişkilerini zedeleme. Ve kendini benim seni sevdiğim kadar sev minik. Hiç yazılmayacak bir kitabın ön sözüydü bu defter, yapamadığım tüm şeylere sevgiyle...

7 Nisan 2015 Salı

Söz ilk gelecek uzay mekiğine binip gideceğim; dünya istila edilemeyecek kadar kötü.

         


           Uzun zamandır yoksun. Kısa hikayeler mi yazmadım, kafamı meşgul etsin diye deliler gibi çalıştım, eşşekler gibi yemek yedim, kilo aldım, Hiç bir anlam vaadetmezken nasıl bu denli anlamlı oldun. Bir çeşit nekrofili belki de bu... Varlığın incir çekirdeğini bile doldurmazken yokluğun içimi boşalttı. Beni tanımsız ve sıradan yaptı. Sanki hayatın amacından uzaklaştım ve belki de normal bir insan oldum. Sıradan ve mat. Hiç bir şey üzemiyor beni, hiç bir şey eğlendiremiyor, hiç bir şey üzerinde yeterince dikkatimi toplayamıyorum. Sanki hayata karşı açlığımı alıp götürdün. Tek yapmak istediğim durmak oldu. Durmak işte amaçsızca. Ne bir beklentim kaldı ne de hedefim. Haksızlık bu, kaba ve kötüsün. Bu gerçekten haksızlık bana beni, ben olduğunu düşündüğüm şeyi geri vermelisin. Daha fazla yazmayacağım. Bu konuyla ilgili son yazım. Daha fazla düşünmeyeceğim. Bu seninle ilgili son anım. Daha fazla özlemeyeceğim. Çünkü ben gidiyorum. Durmak çok yorucu ve evime dönmek istiyorum. Uzay mekiğim gelmek üzere artık onu bekliyorum.

2 Nisan 2015 Perşembe

Let them bleed.

Isırırken acıtmasın diye ekmeğin kenarlarını kesersin.bu düşünceli bir davranmaktır. Kendi kafanda anıların arasında gezerken nezaketen kötüleri unutursun.bu düşünceli olmaktır. Bu savunma mekanizmasıdır. Alınması gereken kararların üzerine uyursun, canını yakan şeyleri sonralarsın. Herkes umursamadığını, çok düşünmediğini zanneder. Endişe toplarına çarpmamaya gayret
ederken umursamaz olursun. Kayalara otururken gemilerin gülümsersin. Çünkü sen ekmeklerin kenarını kesmeden servis etmezsin. Hayatı törpülemeden yaşamazsın.

28 Mart 2015 Cumartesi

Let go

   


           Herkes yıldızlardan bahseder. Geceleri onları görürüz. Simsiyah bir göğün üzerine şöylece dağılmış pırlantalar gibi...kimse karadeliklerden bahsetmez. Yıldızlara ulaşmaktır ya hedefimiz...Oysa yolda karadelikler de vardır ve bizi içine çekebilir. Yollarımız çoğu zaman karadeliğin içinde anlamsızca devam etmeye mahkumdur. Yıldızlara ulaşabilmemizin kendi çaba ve fedakarlığımızla olacağı söylenir, öğretilir ki bize, ulaşamayınca ne yıldızı ne de bizi cesaretlendirenleri suçlayalım. Oysa başımıza gelecek en kötü şey karadelikte sürüklenmek değildir. Eğer karadeliği atlatırsak yıldıza yaklaşıp balmumumdan kanatlarımızı kaybederiz belki düşeriz belki yanarız kim bilir. Gerçek tek şey var dünyadaki insanlar ne kadar tersini iddia edip biz gençleri heveslendirse de bazı yıldızlara ulaşmaya çalışmak gereksizdir.

23 Mart 2015 Pazartesi

bir kaç saatin tasviri


        Tarlaların ucunda, küçük bir çam koruluğunun kıyısında bulunan Balonshka evi, tek katlı olmasına rağmen olduğundan büyük görünür, insana bir güven ve huzur duygusu verirdi. Salonundan çıkan büyük bacası yaz kış tüterdi. Kışın esen rüzgarları saklayan çamlar, yaz geldiğinde bu taş evi diri ve zinde tutardı. Belki de bu yüzden bu evdeki hiç kimse yaşını göstermezdi. Herkesin suratı gergin canlı, parlaktı. Evin kralı, Kral Alexsey Balonshka çevredeki tarlaları işletir ve ürünleri satardı. Karısını kaybettiği kazadan kendisine de ehvamlar ve şüpheler kaldı. O zamandan beri her işine en büyük çocuğu Yulya'yı koşar kendisi odasından çıkmazdı. Gün boyu tüm işlerine kah öyle kah böyle yetişir, çamların uğultusuyla gelen çocuklarının patırtısıyla, her kalkışında topladığı yatağına dalarak ev sahnesindeki yerini alırdı.
          Hepsi babalarının bu huyunu bilirdi ancak kimse bu zamana  kadar Alexey Balonshka'ya neden yatakta olduğunu sormamış, onun kendi yarattığı oyunu bozmamıştı. O babalarıydı. Bugün kafası fazlasıyla boştu. Kafasının içindeki boş sesin gri yankısını duymamak için evin kuzey kutbundan güney kutbuna uzun yolculuklar yaptı gün boyu. 10 yıldan sonra  ilk kez bu kadar hareket etme isteği içindeydi. İlk defa evin arka kapısını açıp o büyük ve eğri burnunu dışarı çıkarmayı başardı. Kapıdan uzamış olan o kırmızı koca burun... Rüzgarı ve ıslak toprağı kokladı çabuk, çabuk. Birazdan çocuklar gelir diye kısa bir süre bir tilki gibi süzdü etrafı. Çocukluğundan beri garip bir insan olmuştu. Sıradan şeyleri saklar, kendini gizemli yapardı. Belki de her şeyi paylaşmayacak kadar bencil bir insandı. Bu esnada çocukları, keyfi bir yürüyüşe uymuş salına salına yol alıyorlardı. O da daha fazla düşünmeden bu güzel günü içine çekmeyi sürdürdü. Daha fazlasına niyetlenmeden, kalın ceviz kapıyı kapadı ve terliksiz üşüyen ayaklarına bakakaldı. Uzun uzun kendine bakmayalı olmuştu epey. Ayakları akıl olmaz bir biçimde yabancılaşmıştı. Sorunun ne olduğunu anlayamadı. Bir iki asker adımı attı. Rap, rap...Bu değişikliğin yarattığı dehşetli ifadeyle aynaya koştu. Üzerinde siyah  noktaların peyda olduğu küçük aynayı asılı olduğu yerden çıkardı. Her gün yüzünü görüp traş olduğu bu aynayla şimdi uzun zamandır bakmadığı bir şekilde araştırmaya koyuldu bedenini. Bu şaşırtıcı yeniliğe öylesine dalmıştı ki çamların uğultusuna eklenen çocukların patırtısını fark edemedi. Evde olması değil yok olması gerekiyordu. Aceleyle dolaplara tıkıştırılmış malzemeleri karıştırdı. Çuvalların arasında sarılı güçlü çuval iplerini buldu. Ölmeliydi hem de hemen şimdi...Tavandaki kara kancaya elinde sıkılaştırıp ilmek haline getirdiği ipi yerleştirdi. Çocuklar gelmeden ölmeliydi. Son kez aynaya baktı, ipi boynuna hızlıca geçirdi. Ayağının altındaki tabure hafif hafif sallandı. Ayna sarsıntıyla yere düştü, çocuk seslerinin uğultusu evin tüm boşluklarına yavaşça doluşmaya başladı.

...

15 Mart 2015 Pazar

your girl is lovely hubbell

Gönderilmiş mektuplar... 2013


Hiç bir şey hakkında;

Aslında bunu şu an yazmam çok anlamsız ama kendim için bir kapanış yazısı yazmam uzun sürdü. Okumaman çok normal, hatta irite olmanda. Ama bunu kendim için yazdığımdan senin düşüncelerine empati kurmak için en ufak bir enerji sarfedemeyeceğim. Ve gerçekten umrumda değil. Kızgın olduğum bir sürenin ardından tüm felaket senaryoları gerçekleşmeye başladı; işsizlik, terk edilmişlik hissi, ölüm, direniş, kanser şüphesi vs...Hepsinin sonunda şunu anladım. Ben tanımadığım insanları bile önemsiyorum, fazlasıyla açık dolayısıyla kırılma riski yüksek bir insanım. Önemsediğim için düşünüyorum, düşündüğüm için yaptığım herşey değerli, değerli hale getirdiğim için herşeyi hayal kırıklığına uğrama oranım yüksek... Bir şeyler olurken tepkisiz kalamıyorum. Benim içime girip geçip gitmesini bekleyemiyorum. Belki hiç bir zaman çok mutlu olamayacağım ama emin ol yaşadığım her an milyonlarca şey hissedeceğim. Mutluluğumu, sinirimi, endişemi, heyecanımı... Başlangıcı bu kadar ilginç olan tanışıklığımızın bu kadar saçma bir sonu haketmediğini düşünüyorum sanırım. Mutlu olmanı dilemiyorum, çünkü zaten hayattaki en büyük başarın sürekli neşeli olman. O yüzden o bloke ettiğin tüm duygular hayatını işgal etsin, sonraladığın her şey, her his sürekli karşında olsun. Ve son olarak;

Your girl is lovely Hubbell...

4 Mart 2015 Çarşamba

one kiss for old times sakes

Sıradan bir akşamdı. Sıradan bir çifttiler. Sıradan bir sohbetti. Sıkıcı hayatlarına devam ettiler.

...

Adam: Çok güzeldi. N kere seyredilecek filmler listesine girdi:)
Kadın: which part most? which line most? most? :))
A: Asistan kız seçimini yap diyordu ve onunla devam et. Film temasına tersti.
K: Eğer seçim yapmazsan her olasılık olası kalır.
A: Yani seçim yapmazsan opsiyonların bitmez.
K: :)))))
A: Ama benim bakış açıma göre, seçmek önemlidir. Eyleme girmek önemlidir. Bir de şuna inanırım insan düşündükleri değil seçtikleri ve yaptıklarıdır.
K: Sen filmin karakteri olsan hangi seçimleri yapardın peki?
A: Ben bunu hak edecek ne yaptım diye başlıyor film...Anne babanın ayrılma anı...Çok dürüst cevap vermem gerekirse...
K: Koşar mıydın?
A: Sonucunu biliyor muyum? Ya da ben kendim miyim?:) sonucunu bilmeden...Benim inanış tarzım şu bir bilinmeyenin birden çok açıklaması var ise en basiti geçerlidir.
K: Ve o?...
A: O yüzden farkında olmadan çocuğun yaptığını, ara yoldan kaçmayı seçerdim. Yarım bir şeylerin üzerine devam etmekten ise (Ya anne özlemi ya baba özlemi) sıfirdan başla...Sen?
K : Ben koşardım, gitmesin diye sanırım. Çocuk olduğumu düşünürsem...Kalmayı sevmiyorum
A: Yani anne ile babayı yeniden birleştirmeye çalışırdın?
K: evet
A: Mücadele güzel
K: Ama beceremezdim de
A: Ama işte başka insan iradeleri içerdiği için benim ilgimi çekmiyor.
K: ama kaybedeceğini bilsen de vazgeçemezsin.
A: Çocuk vazgeçiyor ama:)
K: hayalperestim ben ondan
A: Hayalperestlik başına gelen en güzel şeydir. Ama hayallere gerçeklik bulaştırmaya çalışmak bence tehlikeli bir meziyet:)
K: neden? ( en sevdigim soru)
A: Beklenti ,beklenti anlamlar doğurur. Bu yüzden hayata anlamlar yüklemeye başlarsın. Benim baktığım yerden hayat o kadar basit ki. Çünkü çok random, çok saçma, çok komik
K: Beklenti konusunda haklısın. Beklenti varsa hayal kırıklığı var demektir.
A: Sana sürekli espri yapıyor, ağır şakalar, ya "bu ne dedi ya simdi" diye anlamaya çalışıyorsun
ama bu saçmalığı görünce işte o zaman gülebiliyorsun.
K: hayalperestlik müessesine uymuyor.
A: İnan bana hayalperestlik konusunda seninle yarışabilirim; hala bazen yattığımda üzerime battaniyeyi çektiğimde kendimi bir uzay kapsülündeymiş gibi hayal ediyorum, yatak da soğuk ise
bir mekanik aksam bozulmuş ve havalandırma çalışmıyor diye düşünürüm, küçük penceremden
uzaya baktığımı düşünürüm. ama sabah kapsül yerine yatağımda uyanacağımı bilirim.
K: Hayali arkadaşın oldu mi hiç?
A: Kapsülde uyanmayı beklemem daha doğrusu. Hiç olmadı:) Ama kendimle konuşurum çok , biraz küfürlü konuşurum bi de:)
K: benim var:))) Ahmet
A: Hahahah bahsetsene:)
K: Çocukluğumdan beri var eskiden görüp konuşuyordum. Buraya beraber geldik mesela ama artık göremiyorum çünkü kendim yarattığım için sıkıldım.
A: Hahaahah
K: tamam deliyim
A: Estağfurullah
K: Bir de normalde tek iç ses olur bende toplamda kavga eden 3 tane var.
A: Hahahaha Benim tek ya. Sürekli benimle dalga gecen biri:)
K: Hem sarhoş hem şizofren oldum bak şimdi ben senden daha hayalperestim
A: Peki neden kendini çok eleştiriyorsun?
K: bilmem, alışkanlık. garip bir insanım galiba
A:Şahsına münhasır bir insansın, iyi anlamda söylüyorum, kaybetmezsin umarım
K: yıllarca kaybetmeye çalıştım ama olmadı
A: http://youtu.be/BFkYoT5Gezo  Al benden sana şarkı, senin şarkın olmalı

...

23 Şubat 2015 Pazartesi

lirik mektup

   

       Gözlerim eskiyecek. Onlar sende kalsın. Ellerim, ayaklarım ve burnum ise büyüyecek. Onları boş ver. Tıpkı ölmesini umduğun bir ressamın ilk eseri gibi sakla onları. Ben öleceğim onlar değerlenecek. Sıkılınca benim gözlerimden bak dünyaya ve gör ; metruk binaların içinden fışkıran yaşamı, sağından solundan fırlamış dalları, onların arasına yerleşmiş sokak hayvanları ve sokak insanlarını. Denizde amaçsızca yüzen salak denizanalarının yanında kullanılıp boğaza bağışlanmış prezervatifleri...Sonra gece olunca barlara git en salaşından en tertipli olanına tüm gece gez gözlerimle. Bir sürü mutsuz insancık var ya işte, onlara bak; erkeklere, kadınlara ... göreceksin çok eğleneceksiniz. Eskiyecek o gözler, acıkacak böyle küçük oyunlara gülmek için sadece. Tüm hayal kırıklarımı ziyaret et sonra, hala vazgeçemedim ki insanlıktan. Hala bir sihirbazlık peşindeyim kırıkları tamlamak için. Yakınlarda benden bir haber gelecek sana. Diyeceksin ki gözlerin bende kaldı alsana. Bense tekrar gözlerim eskiyecek, onlar sende kalsın diyeceğim. Bir uçan balon bul onlar için kırmızı olsun. Yeni bir dil öğrenin birlikte köklerimden olsun. Bu ülkeden al götür onları, her şeye bakın öncesinde sonra sen, sen nasıl istersen öyle olmalı. Çünkü gözlerim eskiyecek onlar sende kalmalı...

11 Şubat 2015 Çarşamba

özlü mözlü güncel

       

           Hikayeler hep sıradan başlardı. Sıkıcı sandığım hayatımın ta içinden. Çeşitli şeyler gelirdi sonra başıma. Unicornumun sırtına atlayıp, maceradan maceraya koşardım. Gerçek hayat çok griydi ben bir parça renk katardım. Benim ki liseden eve gelip kafan iyi olana kadar kendi etrafında dönmek gibi bir şeydi. Sonrası yere yatıp beyaz tavanda hayaller görmek, yıldızlar bulmaktı. İnsanların mütemadi gayretsizliği ve sıradanlığı beni üzerdi. Gecenin birinde aşka inancımı kaybeder yarım saat sonra yeniden bulur, mutlu olurdum. Anlar bir çeşit heyecandı benim için. Bir çeşit mantığım vardı evet ama o da her şey gibi bana göreydi. Başıma bugüne kadar hiç sıradan bir şey gelmedi. Bir öğretmen çocuğu olarak alabildiğine sıradan olması beklenen yaşantım hiç de öyle olmadı. Acaba ben bir büyücü müydüm? Azdan çok, çoktan az bir anlamı vardı hayatın onu keşfe çıktım. Sen de bana eşlik ettin. İyi ki de geldin... Sen üzerindeki kışı sıyır, otur şöyle, dinlen benimle...

13 Ocak 2015 Salı

baby its cold outside



          Kar yağıyor. Siyah asfaltın, geceden yapılan umutsuz tuzlamanın üzerine... Modern hayatı yenemeyecek denli zavallıca yağıyor. Daha çok yağsın diyemeyecek kadar yufka kılıyor yürekleri. Çünkü sokakta hayat var. Zorlukla tutmuş bir kenarından. Çocuk tadında bu kar. Bazen rüzgarın eteğine tutunup çoşuyor sonra aniden, neden yokken...Üzerimize mi yağıyor bu kar içimize mi? Üşüyor muyuz derinimizden? Yol ayrımlarını kapatır tek yapar mı, köşelerini yuvarlar mı hayatın? Hayır, hayır bu kar fazla gerçek, yeryüzünü soğutup üzerine kurulan şehirleri titretiyor.Fazlaca ısınmış bir radyatörün yanı başından korunaklı bir camın arkasından izleyeduruyoruz. Yoklama alıyorum. Yollar mı buz tutmuş kimse gelmemiş. Ağaçlar sakinliklerinden köklenmiş sessizce bekliyor. Birbirine kavuşmaz fikirlerime bakıyorlar öylece. Fikirlerim de onlara. Dövüşüp sevişerek bakıyorlar ağaçlara. Her biri bir ağaç aslında ama köklenemeyip büyümedikten sonra...Neyseliyorum yine işte o da her neyse...