23 Haziran 2014 Pazartesi

Arat'a

Arat'a...


Zamanda ilk yolculuğun, sana aldığım ilk teleskopu kullandığın zamanla çakışıyor. Dünya düzlemini karışlamayı sürdürdüğün 13. insan yılında. Teleskopu aldığında sevinmedin bile ilgi alanının dışındaydı ama komşu evlerin yatak odalarını gözetleyebileceğinin ergen hayaliyle teşekkür ettin bana. Bize ulaşamamış tüm yıldızların ışıklarını yakalamayı keşfedeceğini biliyordum. Ya da umuyordum diyelim. Ben senin kadar şanslı değildim Arat. Tüm hayallerimi bir çiçek dürbününe ve onun deformasyonuna borçluydum. Oysa sen benim sayemde bütün evrenin uçsuzluğuyla hayal gücünü genişletebildin. Sen benim en büyük uktemdin. Birlikte yıldızlara baktık, gezegenleri gözledik ve hayal kurduk. Ve insanları düşündük o gezegenlerdeki. Hayalimizde uzaylı adı verilen yeşil yaratıklar değil, bizim gibi insanlardı. Bir ülkü kurduk o insanlar için, yaşamaya değer kıldık. Bize henüz ulaşamamış yıldızların ışıklarına bakarken düşlediklerimiz, belki henüz doğmamış insanlardı. Henüz doğmamış insanları düşleyip onlara bir ülkü kurduğumuzda, farkettim ki teleskobun ucunda iki tanrı olmuşuz. Sen ve Ben...
Sonra sana yetmemeye başladı düşlemek, teleskobun ucundan gözlemek. Belki de benim deforme olmuş hayal dünyamdan sıkılmıştın, ya da büyüyordun dünya yaşıyla. Biliyordum, teleskobun ilk taksidini öderken anlamıştım. Terk edilmenin nasıl bir şey olduğunu sen de öğretecektin bana. Zaman yolculuğunu keşfedeceğini, uzak bir yıldızın benim çiçek dürbünüme sığmayan ışığına tutunup, tanrıların ait olduğu yerlere göçeceğini biliyordum. Seni aradığımı gördün biliyorum. Tüm gezegenlerde izini sürdüm o kadar çok baktım ki göklere kör oldum. Yine de her akşam havanın açık olup olmamasına aldırmadan gökyüzüne bakıyorum. Sadece o insanları görüyorum. seninle düşünü kurduklarımız çoktan toprak olmuşlar bunlar onların torunları, 3 nesildir yaşıyorlar, sen de görüyor musun? Açık söyle yoksa düzgün ellerinle insancıkları kaderlerine hafifçe ittiriyor musun? Bu sana son mektubum biliyorsun. Yıllarca yazdığım onca mektup ya senin zamanından önceydi ya da sana yetişemedi. Anlıyorum. Bir mektubu cevapsız bırakamazsın biliyorum. Ben çokça yaşlanmadan, bana ışığı yeten bir yıldızın kuyruğuna atlayıp dünyaya çarp diye bekliyorum. Belki tüm kutsal kitaplarda anlatılan felaketler iki tanrının buluşmasına bağlıdır. Seninle, benim... Bir kez gözlerime bakmıştın ya... sadece aklıma geldi. Bu sana son mektubum ya lafı uzatıyorum. Gezdiğin her yerden benim için bir anı tut. Ben bekliyorum. Bu sana son mektubum biliyorum.

Arat seni seviyorum.

13 Haziran 2014 Cuma

KAPOW! ZAP! BAM! WHAMM!


     Buna başlangıçları yazmakta çok iyi değilimdir diyerek başlamıştım. Hakikaten de iyi değilim...Ama bu senin maceran o yüzden seversen okursun...


Bölüm 1

Barda...
     Tüm kahramanlar yorulmuşlardı savaşmaktan, savaşıp kaybetmekten. Kahramanlık zor bir meslekti ve kimse seçerek kahraman olmuyordu. Bir kere kahraman olarak seçildiysen iş kıyafeti olan taytı veriyordular cüssene bakmaksızın. Allah'tan aksesuar olarak pelerin vardı da dünyayı kurtarırken kaideyi çizdirmiyorlardı. Bütün günlerini Kapow! Zap! Bum! ve Whamm! diyerek oradan oraya uçarak geçiren kahramanlar genelde mesai saatleri bitiminde toplanıp bir şeyler içerlerdi. Kahramanları ağırlayan ve günün stresini atmalarını sağlayan mekanın tabi ki de kahraman çalışanları vardı. Sadece onlar, gerekli sabra sahip değildi. Güçlüydüler evet, taytlıydılar, ama ya çabuk sinirleniyor, ya da çok üşeniyorlardı normal insanların dünyasını kurtarmaktan. Bar zaten türlü yetisi olan süper kahramanların barı olduğundan ulaşması baya meşakkatliydi. Dağları tepeleri geçerek, 7 çölü aşıp çok susayarak varılırdı. Barın sahibi ise Jelibon adamdı. İsminin aksine bu dünyanın en huysuz insanıydı belki. Saygısızlığa tahammülü yoktu. Türlü kötülerle savaşmaktan bu yüzden vazgeçmişti. Negatif karakterlerin adab-ı muaşerete ve görgü kurallarına saygısı yoktu. Sinirlenip bu barı açtığından beri onu sinirlendiren yegane şey sarhoş kahramanların fazlaca yüksek sesle konuşup kulak tırmalamasıydı. Hiç kimseyle fazla muhabbet etmez işini yapar sorun çıkaranları hafif pataklar, oyunlarda herkesi yenip, mekanı boşalttıktan sonra hayatında ne yapmak istediğini düşünmemek için 1 paket jelibon yerken süt içerek uyurdu. Günleri çok tek düze geçmese de genelde böyle geçip gitmekteydi. Her şeyin sıradan olduğu günlerden birinde yine mesaisini dolduran kahramanlar teker teker gelip canını sıkmaya başlamıştı. Supermen yine erkenden sarhoş olmuş ona buna yazmaya başlamış, Batman fazlaca para muhabbeti yapıp hesap alman olur demişti. Jelibon adam bunları görünce, kahramanlık müessesine iyice uyuz olmuştu. Kendine hemen bardan sıcak çikolata ısmarladı. Mekan onundu ne içtiğine kimse karışamazdı. İşte tam o sırada hava durumuna hazırlıksız, bir sıradan insan bu varlığından haberdar olmadığı bara girdi. Oldukça sıradan göründüğü için nasıl buraya geldiği herkesin kafasını kurcalamıştı. Ama sıradan kadın etrafında yarattığı soru işaretlerinin farkında olmadan bara geçip Jelibon adamın yanına oturuverdi. 
-Canım çok sıkıldı bu akşam beni eğlendirmek senin görevin dedi üzerindeki paltoyu çıkarırken.
Çok fazla konuşup aslında ilgisini çekmeyen şeylerden bahseden bu kadınla nedense konuşmaya başladı Jelibon adam. Kadın sürekli surette sıkıldığından deliydi belki de.
-Arkadaşların yok mu senin dedi Jelibon adam.
-Var baya ama onlardan da sıkıldım dedi kadın sonra genel geçer şeylerden bahsetmeye başladı. philedelphia deneyinden, ışınlanmaktan, ölümden en son sevgilisinden...Kadın sanki anlatmak için oluşmuştu. Kadının gitmeye karar verdiği zaman Jelibon adam bu hakkında bir sürü şey bildiği kadının adını unutmuştu bile.
        Günler geçip gidiyor sıradan kadınla sürekli karşılaşıyordu. Kadın her seferinde yoktan gelip, yoka gidiyordu. Burayı nasıl bulduğunu sormak aklına geldiyse bile bu sorunun eğlenceli olmadığını, cevabının ise pek uzun olacağını düşündüğünden sormaktan vazgeçiyordu. Bildiği tek şey hayatında gördüğü en çabuk sıkılan insanın bu kadın olduğuydu. Sonra kendini düşündü. Hayatında bir değişikliğe ihtiyacı olduğunu biliyordu. Barı satıp gitmeliydi belki de buralardan. Kapow! Zap! ve Bum! du belkide ihtiyacı bilmiyordu. Doğuda yeni kötülerin türediği haberini aldığında artık iş başı yapması gerektiğine karar verdi. Şehirden ayrılmadan barı kapatmadan önceki son akşam sevdiği ve sevmediği tüm insanları bir araya toplayıp kocaman bir veda partisi verdi. Herkes oradaydı işte tüm arkadaşları, yeni kararını destekleyen anlayan bir çok süper insan. Sadece davet edilmediği halde çıkıp gelen kadın bu karardan da sıkılmışa benziyordu. Jelibon adamın yanına yaklaştı.
-Bence gitmemelisin dedi.
-Kararımı verdim herşey hazır gidiyorum. Hem sana fikrini kimse sormadı.
-Gidersen sıkıntıdan patlamaktan korkuyorum, dedi kadın.
         Bunu öyle bir şekilde söylemişti ki bu bir mecaz olamayacak kadar gerçekti.
-Nasıl yani? Tuhafsın biliyorsun değil mi?
-Bana tuhaf denmesinden nefret ederim.
        Kadın bundan sonra konuşmadı her zamanki gibi yoka doğru ayrıldı bardan.


Bölüm 2

            Savaş alanı her zamanki gibi kan ter ve hayal kırıklığı kokuyordu. Dövdüğü, öldürdüğü, yendiği düşmanları sanki hiç bitmiyor ve hiç yetmiyordu. Bilmiyordu ki bu hayatın bir amacı var mıydı? Ya da ne gelirdi sonrasında tüm savaşların. Ne emekliliği vardı süper kahramanlığın, ne sağlık sigortası, halk hayrına yaptığı işler onu istediğini sandığı hayatı yaşamaktan alımı koyuyordu? Her şey istediği gibi olsa belki ne istediğini bilebileceğine karar verdi öldürücü darbeyi vururken. Bu akşamlık savaş bitti, yine kazandı. Oyalanıp biraz süper arkadaşlarıyla kahramanlıklarını kutladılar. Odasına geldiğinde bir paket ekşi şekerli jelibon ve süt yine onu bekliyordu. İlgisini sürekli surette uyanık tutan sadece bu ikili vardı. Genelde düşünmeyi sevmez ama sürekli düşünürdü. Kafasının fazla çalıştığını ve onu yorduğunu biliyordu. Bu yüzden sütüyle birlikte düşüncelerini sakinleştirecek süper ilacını içti. Artık her şey sanki daha sakindi. Düşünceleri biraz yavaşladığında sıkıldığı gerçeğiyle yüzleşti. O kadın kadar sıkıldı. Hem ne oldu o kadına gerçekten sıkıntıdan patladı mı acaba? Bunları düşünürken uyuyakaldı.
             Kadın tabi ki o sırada sıkılıyordu. Bar kapandığından beri evinden çıkmak, bir şeyler yapmak için gerekli motivasyonu bulamıyordu. Kahramanlıkları yazdığından, olan biten her şeyden haberi vardı. Jelibon adamı 1 . sayfadan haber bile yapmıştı. Ama bu savaşlar onun ilgisini çekmiyordu. Sıkılmaktan bile sıkılır oldu. Hayatı boyunca olan biteni yazmak istemedi. Ama nasılsa iş tanımı tam anlamıyla buydu. Var olmayan şeylerle ilgilendiğinden insanlar ona tuhaf, farklı gibi sıfatlar buldular. O da bütün bu garip etiketten sıkıldı. O akşam oturup yazdığı tüm yazıları etrafında toplayıp kendince bir yolculuk yaptı. Baktı ki hepsi sadece yan yana gelmiş güzel sözcüklerin ürünü, gördü ki kelimelerinde parıltı yok. Açtığı pencereden hepsini atarken sıkıntısı daha bile arttı. Artık biliyordu. Hiç bir zaman yazmaya yeteneği olmayacaktı. Uzun zamandır bastırdığı sıkıntı büyürken artık bunu sona erdirme vaktinin geldiğini düşündü. Uykusuz geçirdiği o son gecenin ardından şehrin en büyük savaş alanına en büyük meydanına gitti. Bu sefer haber yazmak yoktu hedefinde, haber olacaktı. Jelibon adam iyi takımın yanındaki yerindeydi. Karşısında kadını görünce şaşırdı. Yüzüne memnun bir ifade gelse de kadın yanlış yerde duruyordu. Kadın kötü müydü?
-Sıkıntıdan patlayacağımı söylerken ciddiydim dedi kadın. 
               Bu son sözleri oldu. Kadın, tüm iyi-kötü kahramanların hayatları boyunca görmedikleri kadar görkemli bir şov yarattı. Küçük mevcudiyeti sıkıntıdan patlayıp milyonlarca parçaya ayrılarak tüm şehre dağıldığında, nefes alan herşey istediği şeyleri bilme ve bunlara ulaşma yetisine sahip oldu. Çoğuna ilham verdi kadının parçaları. Artık Jelibon adam ne istediğini biliyordu ve düşünmeden sorgulamadan peşinden gitmeye hazırdı.

12 Haziran 2014 Perşembe

'seni affediyorum technician 5th class timothy e. upham.'



                    Saving private ryan izleyip herkesin kızdığı insan. Koca savaşın içinde donup kalan, türlü kahramanlıkları ölmemek için yapamayan insan. Ölmekten korkan, aslında gerçek olan. Timothy E. Upham bizim yaşama sebebimizdir. Upham sadece yaşama içgüdüsüyle, korkunun yaşattığı insandır.İlk insanlar gibi ya da yaşamayı başarmış ilk insanlar gibi;
                   Mağaranın güvenli ortamından ilk onlar çıkmazlar. Meraklarını başka insanların ölümlerini deneyimleyerek giderirler. Bir keşif yapmazlar hayatları boyunca ama keşif yaparken ölmezler de. Başlarına ilginç şeyler gelmez. Sıradan şeyler yaşarlar ortalama ömürlerince, büyük şeyler olurken etraflarında donar kalırlar öylece. Kötü insanlar değillerdir. İçleri senin benim gibidir. Yumuşacıktır kalpleri, yumuşamaması gereken diğerlerine bile. Başkasının acısına bakabilirler, hatta bunu anlatırlarken nobel bile kazanabilirler ama kana, tere ve çamura hiç bir zaman bulaşmazlar. Dünya dillerini iyi bilir, zarif sohbetlerde kültürüyle etkilerler. Yerleri savaş meydanlarında silah tutmak değil salon danslarında valse durmaktır. Ortalama ömürleri aslında epik olaylar içermez ve içermemelidir. Seni artık tanıyorum Upham ve affediyorum. Mellish ölürken yapamazdın gidip bir başkasını öldüremezdin. Yıllardır seni ezip durdum kafamda ama seni özgür bırakıyorum artık. Git çoluğa çocuğa karış, savaş aklına gelincede 1 duble viski koy kendine edith piaf aç hemen. Öperim.

6 Haziran 2014 Cuma

Adab-ı muaşeret

Her insanın bir laneti vardı bu yeryüzü denilen biraz kıvamlı çamurda; her birimiz lanetlenmis ve pislenmistik. Kodlanmıştı lanetlerimiz tüm auramıza. Tüm hareketin ortasında yine lanetimle başbaşaydım. Tüm uğursuzluklar böyle başlardı değil mi? Kalabalığın içinde tek başınayken. Kendini korunaklı bir sınırda yalnızlaştırmışken. saygılıydık hepimiz ne güzel sınırlarımız vardı.  

5 Haziran 2014 Perşembe

Kısa kısa

Giyotinle öldürülmüş biri acı hisseder mi? hissederse hangi parçasında kalır acı? Hangi parçamız daha fazla bizdir? Beynimizi barındıran kafamız mı kalbimizi barındıran vücudumuz mu? Ruhumuz peki bu soyut belirsiz en biz olan biz beyin fonksiyonlarımıza mı sıkışmıştır acaba?

3 Haziran 2014 Salı

Hiç

Bazen sokakların çıkmaz olduğunu bilerek yürürsün sonuna kadar. Seni hiçlik bekler o sokakların sonunda. Bir yabancı gibi değil. Tanıdık gibi, sevgili gibi. Seni içine almak ister. Kimsenin seninle paylaşmadığı kadar paylaşır her şeyini. Hiç olursun.