Deniz kenarında bir günmüş.Deniz, kızını cam bir şişeye sarmış, sarmalamış Kara'ya göndermiş.Kara da babasıymış kızın. Yazları babasında kalırmış kız. Kızın adı Elle'miş. She, elle, o... gibi.
Elle, karada arkadaş edinemez, ayrılmak zor olmasın diye kimseyle yakınlaşmazmış. Tek yaptığı, kıyıda topladığı şişeleri, bardakları türlü şekillere sokup heykelcilik oynamakmış.
Deniz için yazları hep çok üzüntülü geçermiş. Zavallı annenin ateşi çıkar, dalgalı, şiddetli, tutkulu mizacını kaybeder, mahsun mahsun salınırmış. Sularına ayak basan milyonlarca kişiyi önemsemez, elinin tersiyle itemezmiş bile.
Kara'nın babalığı da iyiymiş. İyi ve önemseyen bir babaymış. Elle'den ayrı kaldığı aylarda, sakin, ılık mizaçlı adam değişir, ıslak, soğuk, aksi bir adam olurmuş.
Elle...
O hep pessimistmiş. Kara ile Deniz'den doğan çocuk hep mutsuzmuş. Ay ruhunun tenini, okyanus ruhunun tinini yarattığı çocuk hep kötümsermiş işte. Ahtapotlardan hızı, kaplumbağalardan bilgeliği öğrenen kız, yaşını göstermeyen bir baykuş gibi sessizmiş.
Kızcağız kışlarını annesi ona büyümesi için fırsat versin, yazlarını da babası onunla kızı gibi konuşsun diye bekleyerek geçirirmiş. Bazen o kadar beklermiş ki, otobüs durağı gibi bir aksi olduğunu sanırmış. Beklemekten, bekletmeye yetişemeyen kız, bekletecek birilerini bulmaya karar vermiş. Tüm şişelerini açtıracak bir süper kahramana ihtiyacı varmış. Yüzyıllardır yaşayan, Antikite'yi, Orta Çağ'ı, Rönesans'ı çoktan aşan Elle'in yeniliğe ihtiyacı varmış. Modernizme! İster rasyonel, ister irrasyonel olsun. Yeter ki yeni olsun. Annesinin uyumaması için anlattığı masallardan birinde yaşayan karakterin hep arkadaşı olmasını isteyen kız, kıyıdaki mağaralara gitmeye karar vermiş. Mağaralardan, yeraltına inildiğini biliyormuş. Kimse söylememiş ama iç sesi bir yerlerden biliyormuş. Ölümsüz kızın aradığı ise her yıl ölen Penelope'ymiş. Penelope lanetliymiş; annesi ana tanrıça Lokman Hekimle tartışmış. Bu büyük kavgada kaybeden Lokman Hekim ise canını ortaya koyarak Ölüm Meleğiyle anlaşmış. Penelope her yıl ölecek, Ana Tanrıça yaşadığı her Tanrı anında acılar içinde olacakmış.
Elle meşaleler yardımıyla yeraltına inmiş. Cam bir kutuda uyuyan uzunca bir kız bulmuş. Kız gereğinden fazla uzun ve somurtkanmış. Elle, bulunduğu odaya girdiği an etrafındaki bitkiler canlanmış, sihirli bir dokunuşla etraf rengarenk olmuş.Her yıl ölen Penelope de, bitkiler gibi uyanmış. Elle'in dokunuşu sihirliymiş sanki. Penelope, Elle'i çoktandır tanıyor gibi, tuttuğu dergilerden birini alıp karıştırmaya başlamış. O yaz ölümsüz Elle ilk defa arkadaş bulmuş, her yıl ölen Penelope ise ölümden ilk defa erken uyanmış. İki ilk arkadaş, 'ilk'lerini kutlamaya karar verdiklerinde yaz sona ermiş, Elle'in gitme zamanı gelmiş.Kara kumdan elleriyle Elle'i kendisi yolcu etmiş. Elle ayrılık zamanlarında bazen üzülürmüş ama o gün çok üzgünmüş. Her yıl ölen Penelope'nin ise artık beklediği iki şey varmış; biri ölüm, diğeri de Elle. Elle ise onun yazı beklediği gibi Penelope'nin de onu beklediğini biliyormuş. Onu da bekleyen biri varmış artık. İkisinin de hayatı hiç değişmemiş, daha fazla mucize girmemiş hayatlarına. İki tuhaf şekilde mucizevi olan insanın hayatı birbirleriyle daha mucizevi olmamış daha normal olmuş herşey. Özlemle hayal ettikleri şey olmuş. Sıradan mucizevilikleri bozulmuş, sıradışı bir normalliğe kavuşmuşlar. Elle,Penelope'yi her yaz uyandırdığında onun şaşkınlığını sevmiş, Penelope ise uykuda beklemeyi sevmiş. Bu heyecanlı bir aşk masalı değilmiş ama monoloğa yer olmayan, gülünen, eğlenilen bir masalmış.
Masalda yaşayanların dışarı çıkmak istemediği bu masaldan 3 şey düşmüş okurun ve masalcının başına. Biri, pembe bir sinek kuşu, diğeri bir kitap; Ölümsüz ece, üçüncüsü ise ikizler uyak ve redif...
Masalcılar çıkmış kerevetine, biz çıkalım masalın sahibi kurdeleli küçümenin omzuna...
PENELOPE (H. T.)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder