9 Şubat 2014 Pazar

Bir zamanlardı rus edebiyatı

   

      'Canım çok sıkılıyor. Doğumgünüme 4 gün var ve bu yıldan beklediğim farklı hiç bir şey yok. Basit bir geleceğe beni hazırlayan, monoton bir okul. Bu kapitalist dünyada hiç bir emeğin karşılığı yok'  dedi Miliyec Mihnalnikova. Elindeki kitapları yere fırlattı, artık yeni bir insandı. Umutsuz ama yeni, geleceğe kızgın gözlerle bakarken bu gidişata engel olabilecek bir kuvvet bulamıyordu omuzlarında. 20 küsür yılın  yorgunluğu vardı güçlü ellerinde. Ömrü boyunca yaptığı şey kalem tutup çalışmak olduysa da bu onun köylü ellerinin kendini eleverişini engelleyemiyordu. İçindeki tek utanç ellerinin yamuk yumuk parmaklarında gizliydi. Onlardan ilgiyi çekmeye ne zaman çalışsa insanların gözleri daha çok kırmızı, sağından solundan kemikleri fırlayan o parmaklara takılı kalırdı. O insanüstü bir çabayla düşünmemeye çalışırdı köylü ellerini en azından bundan utanç duymayı kendine yasaklamıştı. Kendi kendine dövüşe anlaşa karar vermişti.
     Kitaplarına bir daha dönüp bakmadı. İlerledi. Sert bir rüzgar kitapların sayfalarına tecavüz edip, gizlenmiş notları kış semasına savurdu.Bu hazin manzaranın tek şahidi olan Yulya Anyoşa Yevgenyenia o tüm çirkinliğin yarattığı bu notlardan birinin ayağının dibine düşmesiyle baştan aşağıya irkildi. Narin beyaz ellerini, kürklü eldivenlerinden çıkarırken bu buruşuk ve lekeli  kağıt parçasında bir an için kendi adını gördüğünü sandı. Uzanıp aldığı yabancı kağıt parçasına bir süre görmeden baktı. Gördüğü şeyi okuyup anladığında ise tüm varlığıyla üşümeye başlamıştı. Kağıdı sessizliğe bıraktı, rüzgarın yardımıyla kayboldu, eldivenini yere düşürdüğünün farkına varmaksızın ne yönde ilerlediğini bilemeden bir kalabalığın içinde buldu kendini.
     Bal rengi saçlarını birbirine karıştıran küçük eller misali rüzgar, kulaklarında uğuldarken göz pınarlarında tekinsiz bir ıslaklık peyda oldu. Karinle karşılaştığında işte tam da bu haldeydi. Haksız bir narsist olan Karin Yulya'nın bu halini fark etmedi.
   -Yulya inanamıyorum iyi ki seni gördüm, sana anlatacak ne dedikodularım var bir bilsen.Bugün baloya hazırlanırken kiminle karşılaştım biliyor musun Prens F. bana ...
     Kendiyle ilgili bitmeyen enteresan olaylardan bahseden Karin, esasen son derece sıradan bir kızdı.Ne kadar çok konuşursa bu sıradanlığını o kadar örtbas edebileceği inancında idi. Yulya'nın konuşmasına bile fırsat vermeden koluna girdi ve onu da gittiği yere sürüklemeye başladı. Yulya nereye gittiğini bilmiyor boyuna yürüyordu, ayakları ağrımaya başlarken, sağ elinin büyük Rusya'ya has o soğuktan kontrolsüzce titrediğini fark etti. Karin'in farkına varmasını beklemiyordu ama arkadaşının bu kadar kendine dönük olmasına bir an içerledi. Arkadaşlıklarının nedeni biraz yalnızlaştıran birliktelikleriyken biraz da Karin'in soylu annesi Konstanta Vera Turlenka'nın Çar'a olan varsayımsal akrabalıklarıydı. Ama daha çok Karin'in böyle bencil, benci ve de benmerkezci oluşuydu. Böylece Yulya anlatmak zorunda hissetmez ve her zaman yaptığı gibi, başkalarının hayatlarını muhakeme ederken, kendinin yaşamaya başlayacağı o mükemmel hayatı kurardı bir taraftan. Belki bu yüzden şu yaşına ve bugününe kadar mutlu bir insan olarak bilinmişti. Hayatı atmadığı adımlardan oluşan kocaman, bereketsiz bir dağdı. Köşedeki dükkanı bir an farkedip duraladı. Gittikleri yeri artık biliyordu. Madam Egnese'nin pastanesine doğru hızlı adımlarla ilerliyorlardı.Yulya'nın eli daha da şiddetle titremeye başladı. İçerden parlak beyaz üniforması, düzgün traşlı ensesi görünen bu genç adam Miliyec Mihnalnikova idi.

...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder