29 Kasım 2012 Perşembe

FOR US


   Uyandı...
     Geceden kalma makyajını oradan geçmekte olan bir bulutla yıkadı. Herkes yollara düşmeden sadece bir saniye önce uyandı. Uzun uykuları yoktu artık. Yüreği hızlı hızlı çarpsa da, bedeni dur diyor onu yavaşlatmaya çalışıyordu. Ancak bedenin bilmediği, tek mutlu düşüncenin onu uçurmaya yeteceğiydi. Mutlu düşünceyse onun adıydı zaten. Sessizce fısıldadı aceleci kalabalığa, ben buradayım dedi. Kalabalık duymadı. Oysa anlatacak ne çok şeyi vardı; her şeyi görmüş, duymuştu, âşık olunmuş, aşk olmuştu, hiç çocuk olmamış ama hep oyunlar oynamış, destanlar yazdırmış, dünyaya kafa tutmuş hep kazanmıştı. Bazıları nazlı dedi kolay ele geçirilemediğinden, bazıları kaypak dedi; tam elde edildiği zaman kaçıp gittiğinden. Dudağının kenarında ki, hiç kimselere vermeye kıyamadığı öpücüğü, daha da göstererek keyifle gülümsedi dağılmış buklelerini toplarken; aklında eski bir aşk masalı vardı...
     Sene 1453, ruh hali karışıktı; kâh gözlerinde buzlu yaşlar dolup taşıyor, kâh anlı göğsü renkten renge giriyordu. Konstantin’e alışmıştı evet ama doğuda onu heyecanlandıran yeni bir akın vardı. 49 yaşında ki Konstantin’in aksine 21 yaşında ki Mehmet gençti, hevesliydi, O’nun gibi. Düşüncelerinde adım adım, mil mil Mehmet’e yaklaşırken, 1 sn bile sadakati yargılanamazdı eski sevgiliye. Kimi onun açık bıraktığı bir kapı sebebiyle; Konstantinopolis düştü dedi, kimi iyi olan kızı aldı; İstanbul fethedildi dedi. O ise aslında tarafsızdı. Yaşanılan iyi kötü, acı tatlı her şeyi kabullenmiş, artık hikâyeyi aceleci kalabalığa kendi anlatmak için hazırdı.
Yıllardır yaşadıklarını bir çırpıda o kıvrık dudağının kenarından çıkaracakmış gibi heveslendirdi beni. Sabırla duymaya çalıştım aceleci kalabalıktan sıyrılıp, ayaklarımı sürüyüp yanımdan geçen arabaların dumanında öksürüp… Önce Konstantin’i andı sevgiyle sonra Mehmet’i sonra da nasıl değiştiğini bir tek taşının nasıl tüm İran’a eş tutulduğunu anlattı. Alacalı feracelerin altında bile şen varlığının nasıl da hissedildiğinden bahsetti. Tatlı sedaları sarkarken gök kubbeden, bir ben ıslandım bu sağanak yağmurda sanki. Anlam veremedim, herkesin dilleri duymaz, gözleri tatmaz mı olmuştu? Herkesler fazla kuruydu sanki. Aldırmadım çok fazla, bunun üstünde uzun uzun düşünülmeliydi ama yarın. Ağzından biraz laf almaya bakmak en doğrusu olacaktı herhalde. Derken ikinci kadın oldu İstanbul ne bir haber verdi ne vedalaştı sevgili padişahları. Terk edilişin hüznü yayıldı o tebessümüne ama kısa sürdü gördü ki unvan değil kalabalıklardı güzelliğinin ispatı ardı arkası kesilmedi gelenlerin o da küstürmedi hepsini kabul etti küçük maceraları kaşları havada izledi aşklarına sağanak yağmurlar, kızgınlıklarına kara kara bulutlar, neşelerine turuncu bir portakal gibi olan güneşi verdi. Hiç kendine bakmadı bu yıllarda tombullaştıkça tombullaştı ama aynada ki o saklı öpücüğü olduğu sürece kim hayır diyebilirdi kim vazgeçebilirdi ondan. Geçici flörtleri pahalı hediyeler teklif ettiler haliç boyu yeşil gerdanlıklar, tek taş gök delenler… Ardı arkası kesilmedi hediyelerin takıp takıştırdı rüküş oldu çıktı. Kayboluverdi her sabah onunla konuşan insanlar artık herkes aceleciydi dinlenmek dinlemek bilmeyen kalabalıklar… Kendine bakmaya çalıştı birkaç kez ama gerdanlıkları boynunu sıktı geri çekti onu aynadan. Hem zaten gerdanlıktan kurtulabilse bile nasıl geçerdi o hız makinelerinin arasından. Bir kendini görebilseydi kim olduğunu daha iyi hatırlayıp haykırsaydı hepimize hazırdı anlatmak için dolu dolu ama bir kendini görebilseydi kendi sularında gizli öpücüğünün yerli yerinde durduğunda emin olabilseydi… 


2. bölüm

  22 yaşındaydı.
    Uyandı nefesi dudaklarına yapışmış, gece koynuna saklanmıştı. Doğrulduğu yer doğduğu yerden çok çok uzaktaydı. Benzer bir ezgi dolanmıştı ama diline yine. Ne bir aşkı olmuştu bu güne kadar ne âşık olmuştu. Hikâyesine başlatacak bir dürtü beklerken sonsuzda, sonsuza kadar bekleyebilirdi, dirayetle, ibadette. Uzun zamandır unuttuğu, hatırasından kovaladığı, usundan kaçan havada asılı düşüncelere bir göz gezdirdi şöylece. Ruhunun hamuruna karamadığı, beninden ayrılan bu hatıraları, göz gezdirdikten sonra göz ardı etti her zaman ki gibi. Bir Amerikan filmi olsaydı, ayaküstü acı bir neskafeyle başlardı güne. Oysa annesinin, evden kahvaltı yapmadan çıkmasına izin vermediği uzun yıllar olmuştu. Ağzının kenarından sarkan nefesini silerken eliyle, mutfakta her günkü kahvaltılarından birini hazırlar buldu kendini eski bir alışkanlıkla. 1 dilim kepek ekmek üzerine kaşar eritmiş, yanına annesinden kıskanıp çocukluğundan beri içtiği açık çayı arkadaş etmişti. Başka bir şey istemezdi, belki biraz bal ama açgözlülükle değil tamamen cüzi miktarda, zeytinden oldum olası nefret ederdi, ama nedendir bilinmez her büyük alışverişte 500 gr zeytin almaktan kendini alamazdı. Dolabında tembel tembel atılacağı günü bekleyen zeytinlere baktı. Zeytinler konuşabilseydi diye düşündü, düşünde belki de konuşabiliyorlardı. Düşünde ne mi vardı, alabildiğine o yoktu; oldum olası rüyasında kendini görmezdi. İçten içe kuru olan bir insana yakışmayacak denli renkli rüyaları vardı onun. Açgözlü olmayacaktı güya bala karşı, ama uzun zamandır bastıramadığı bir tatlı ihtiyacı vardı. Kendi kendine bunun seratonin eksikliğinden kaynaklandığını söylüyordu. Doktora gitmeyi sevmezdi. Uzun yıllar belli aralarla, türlü nedenlerle, hastane odalarında ve vizitelerde bulunmuştu. Kendi semptomlarını kendi bulur, kendi yorumlar, reçete keserdi. Son iki yıldır hastalığının hafif şiddette manik depresyon olduğuna kanaat getirmiş ve her manisinde kendini serbest bırakmış; gecenin üçlerinde dans etmiş, depresyon dönemlerinde ise düşen seratonin seviyesini çikolata ve türlü şekerli besinleri tüketerek geçiştirmeyi uygun görmüştü. Çoğu zaman bir zamanlar olduğu o insanı tekrar bulmak için eski resimlerine bakar, sonra onunda pek matah olmadığına karar verir, daha çok umutsuzluğa düşerdi. En sevdiği rakam doğumuna mühürlenmiş 27, en nefret ettiği ise hayatında mutsuzluk sayfasını açan 21’di. İlk o zaman safça mutlu olduğu boş hayatı onu mutsuz etmeye başlamıştı. Gerçek hayata aydığı bu yaş, hiç beklemediği bir anda Kansas’tan düşen bir ev gibi çökmüştü üzerine. O hayattaydı ama evden çıkan korkunç kız isteklerini gerçek eden ayakkabılarını çalmıştı. Hayalinin cesedinin soğumasını bile beklemeden hem de. Son zamanlarda sıkça ölümü düşünür olmuştu. Uzun zaman çürümeye çeşitli kurtlar böcekler ve bakteriler tarafından -ruhu orada bulunmasa acı hissetmeyecek olsa bile- kemirilmek istemiyordu. Öldükten sonra bir çırpıda yakılmalı ancak külleri oraya buraya savrulmamalı ya da bir kavanozun içine hapsedilmemeliydi. Bedeni başka organizmalarla bir tür imece yapılmadan toprakla birleşmeli, zerrelerinden tekrar hayat üretmeliydi, en azından toprakta üreyen hayata yakın olmalıydı. Ölmek diye düşündü ne kolaydı. Ölmek parmağını şıklatmak kadar kolay, ellerini çırpmak, ayaklarını yere vurmak düşünmek kadar kolay.
Gene sabah olmuştu kırmızı perdeli karanlık odasında. tekrar çalan saati susturdu. Saat 13.00dı. uyanıp uyuduğu yaklaşık 5 saat boyunca yine dedesini ölmüş görmüştü. Önceki günün tekrarı dedi; ne yenebilirdi bugün hangi tatlar birleşip mide özsuyuna banacaktı? Yatağında yorganın altında debelene dururken bunları düşündü. Bir uyku trenini bir daha yakalamadan kendini yataktan attı yarın erken kalkacak ve gerçekten bir şeyler olacaktı. Gerçekten… Sıra dışı olmayan bir şekilde gününü tamamladı gözleri kapanırken bilgisayarını kapatmaya yine takati yetmedi, uykuya daldığında saat 4.00 sularındaydı.
Saati çalmadan uyandı. Başta her şey her günkü gibiydi ayıldığı kırmızı perdeli odasında ve sükûnete gömülmüş evinde yalnızdı her zamanki gibi. Tembel tembel kalktığı yataktan evin alışılmadık karanlık koridoruna çıktı ne kadar erken uyanmıştı? İçeride hiç nefes yoktu o zaman o kadarda erken uyanmış sayılmazdı. Salona gelip perdeleri açtığında karamsar gününe karamsar bir gün karşılık verdi etraf bir günün olamayacağı kadar mutsuzdu. Bu hava garipliğini yeni başlayan kışa yükledi. Devamlı bozulup duran internetin ışıkları yine yanmamaktaydı çok sorgulamadı. Eli gayri ihtiyarı televizyon kumandasına uzandı ve beklenen şekilde herhangi bir kanalı açtı. Yanıt alamadı elektronik aletler susmuştu. Tekrar perdeleri açtı. Sokakta kimse yoktu hem de hiç kimse karşı bakkalın ışığını görmek umuduyla baktı yaşlı bakkal ve genç eşinden tembel tembel sokakta oturan otopark görevlilerinden iz yoktu. Çoğu kez sormuştu bunu insanlara acaba olmuş olabilir miydi? Acaba 1 gecede dünyada yalnız kalmış olabilir miydi? Bu hayali her kurduğunda yalnızlığın verdiği bulantıya dayanamamış teorik olarak intihara başvurmuştu ancak şu an gününü renklendiren inanılmaz bir heyecan vücuduna yayılmaktaydı. Annesini babasını ablasını ve diğerlerini bir an aklından geçirip sakin sakin duran her şeye tereddütle baktı evin içinde hızla ona doğru gelmekte olan endişe topundan kaçınmak için kendini duvarları olan bu yerden dışarı attı. Hava ilk başta düşündüğü gibi soğuk olmak bir yana sıcaktı. Pijamalarıyla atıldığı yolun ortasında bir an öylece duruverdi en ufak bir ses çıkarırsa birden içindeki tablo canlanıverip onu yutacak gibiydi. Kaşlarını kaldırıp dudağını bükerken bu esrarengiz tabloya saygı duydu tam hayal ettiği gibiydi. Bu bir rüya olmalıydı saatini susturup tekrar uyuya kalmıştı büyük ihtimal. Ancak o rüyalarında hiç kendini görmezdi arabalardan yansıyan silüetse birebir oydu. Nişantaşı’na doğru pijamalarıyla yürümeye başladı hava garip bir karanlıktı evet ama korkutucu değildi nedense. Umduğu ve bulduğu şey kimsesizlikti. Sokaklar evler her şey tek başına nefesini tutmuş hareket eden tek nefesi izliyordu. Lisede derste düşüşünün ardından hissettiği gibi güçlü bir gülme isteğiyle ikiye büküldü. Bu şık karanlığın içinde yerde pijamalarıyla gülmekten yorulana kadar güldü. Hem gülüp hem yürüyerek önce vali konağı caddesine çıktı oradan Harbiye’ye oradan da nihayet taksimdeydi. Kime gideceğini bilir gibiydi ya da nereye gideceğini 1.5 senedir kafasının bir yerinde ona rahat vermeyen o sese seslendi.
-geliyorum kilisede buluşalım.
Yerler hiçbir zaman temiz olmamıştı hiçbir devrinde şehrin. Ayakları alışık olmadığı bu sert zemin de kısa sürede cılk yaralarla kaplanmıştı. Ama acı duyusu, ayaklarının ezilen, berelenen, sızıyan yüzeyleri ona bunun gerçekliğini hatırlattığından acıyı kardeşi gibi sahipleniyordu. Yürüdükçe yürüdü, acısı arttı denizi gördü içi ferahladı. Arabaların gasp ettiği asfalt kaplı yollarda özgürce iz bırakarak yürüdü. Ne aradığını biliyordu ama neye benzediğini hayal edemiyordu. Pembe polar pijamasında ki daha da pembe tavşanlar an geldi ki zıplayarak önüne yoldaş oldular şaşkınlıkla nerde olduğuna baktı. Genelde durgun olan gümüşi ışıklarla bezeli altın boynuz rengârenk parıltılarla kımıldamaktaydı suyun bu tarafında.  Artık genç beyinlere bilgi sıkıştıran bu yeri yeni geçmişti suyun titreşimi artmakta kıyıya kadar uzanmış doldurulmuş zemini hafiften okşamaktaydı. İlerledikçe parıltılar belirginleşti sanki artık su canlanmaktaydı sertçe ona ait olanı koparır gibi çakmaktaydı karanın üzerinde. Ve uzaktan onu gördü. Bu doğa üstü felaketler zincirine son derece umursamaz bir tavır takınmış önünde camlaşan denize hayran hayran bakmaktaydı gülümseyerek.Gümüş tırnakları manikürlü, dalgalı saçları düzgün topluydu. Kilisenin üst üste binen hain yollardan yerin altına doğru inen merdivenleri artık görünür olmuş o da evinin en güzel köşesiymiş gibi ilişmişti ucuna. Baş başa olacakları bu toplantıda iğreti durmayacağına karar verdi zira onun da üzerinde beyaz pamuklu yazlık bir gecelik vardı. Tatlı bir rüzgar etekleriyle dans ediyordu o ise gözünü ayırmadan denize bakıyordu. Dünyada yalnız olduğunun bilincindeydi sanki önemsemez bir şekilde gözlerini bu canlı denizden ayırmadan;
-hoş geldin dedi.
‘Hoş geldin’e kadar emindi kendinden oraya yürümekten bunun olmasını düşlemekten ama hoş geldin gerçek kılınca hayali zaten sızıyan ayakları daha fazla taşıyamadı bedenini uzun zamandır hissizleşen gırtlağında yumrular üst üste bindi. Şiddetle sarsıldı evden beri onu takip etmekte olan endişe topunun vuruşuyla. Ağlamaktan nefret ederdi gözleri şişer burnu akar nefes alamaz ölecek gibi olurdu ama engel olamazdı artık sarsıla sarsıla ağlamaya başladı. Bu sessizlik içinde bunca yaygarayı koparan küçük varlığa tenezzül edip bakmadı bile. Denize mıhlanmış gözlerini bir saniye bile çevirmedi kıpırtısız dudağının kenarındaki öpücüğü göstererek gülümsemeye devam etti.

3.bölüm

İnanmıyordu…
Eli alışılmadık soğukla temas etti. Belki ondan erken aymıştı gün ve güne karışan diğerleri. Her zaman karışık olan saçlarını karıştırarak uyanırken yanındaki yastıkta kalan saç tellerine ilişti gözü. Yarısı sahteliğini haykırır gibi kahve sarı birkaç tel kadın saçı. Eliyle silkeledi yastığı, bu kadar kolaydı işte hayatındaki her şey ve herkes. Zor ilişkileri zor işleri olmamış hiçbir zaman bir şey üzerinde çok düşünmemişti o. Bunu arada sırada düşünürdü, ama düşünmek bunun üzerinde zor gelirdi bırakırdı öylece bir kenara. Saat neredeyse ona gelmekteydi ve sevdiği işine çoktan geç kalmıştı. Banyoda aynaya şöyle bir baktı gülümsedi. Bugünde güzel bir gündü, güneşli miydi değil miydi çok emin değildi. Ama sanki sıcak gibi gelmişti ya da onun her günü sıcaktı. Saçlarını merdivenden inerken şöylece karıştırdı yine. Apartman kapısından çıktığı anda nabzını hızlandıran o koşturmacanın içinde buldu kendini. Her zaman ki gibi kahvaltı yapmamıştı ofiste bir kahveyle doyuracaktı kendisini. Aceleyle taksiyi çevirirken İstanbul da çocuk olmuş olanlara has bir eminlik vardı üzerinde. Klasik bir iş günüydü biraz iş güç biraz geciktiği için azar iş arkadaşlarıyla muhabbet ve biraz iş güç daha. Tüm bunların yanında havalar da güzelleşiyordu hem dünya ne güzeldi. Her akşam çıkmadan yarım saat önce yaptığı gibi akşam bir plan olup olmadığını sormak için kız arkadaşını aradı. O da işteydi toplantısı vardı ve her konuda yaklaşık yirmi yaş büyüktü. Zaman zaman durup ona baktığında onu görmüyordu sanki. Konuşan bir boşluktu o. Gerçi hiçbir zaman romantik olmamıştı o mutluydu da böyle ama bazen baktığında konuşan bir boşluktu o. Düşünmeyi seçseydi yine yüzyıllardır süre gelen kadın aldatmacasıyla dalga geçerdi. O sıradan kızlardan değildi işte önceki çocuk kızlardan değildi; o da inanmazdı böyle şeylere. Çift olarak mutlu ve aynı fikirdeydiler; yüzyıllar boyunca kadınları baskı altına almak için oluşturulmuş 3053 senelik bir yalandı her şey. Tıpkı mezun olmadan önce düşündüğü renkli bir sosyal hayat gibi yalandı. Bir mesai akşamı, bu akşam evde, sevişmek dışında yapılabilecek pek aktivite göremediğinden eve yemek sipariş edip bol bol düşünebilirim diye düşündü düşünmediklerini. Eve geldiğinde elektriklerin kesik olduğunu fark etti üzülerek. Yalnızken bu durumda yapılabilecek tek iyi şey vardı hem geç kalmasına rağmen yorucu geçen geceden uykusunu da alamamıştı. Dünden kalma soğuk yemeği hızla yedi ve iki kişilik davetkâr yatağına attı kendini. Uyumadan önce aklında olan son şey yarının güzel geçeceğiydi.
      Kendiliğinden uyandı her zamankinden daha yoğun bir dinlenmişlik sinmişti üzerine belki de kız arkadaşının yorucu parfümü uçup gittiğindendi yorganından. Nedense bugün güzel bir gün değildi. Gözlerinde hiçbir ağırlık kaslarında hiçbir yorgunluk yoktu sanki hiç yaşamamış ya da yaşanmamış gibiydi. Uzun kemikli parmakları olmayan bir şeylere uzanmak ister gibi havayı yokladı. Sadece havaydı her zamanki sıradan hava fark etmediği, düşünmediği sıradan hava. Neredeyse orada olmak onu boğacaktı. Varlıklarını bugüne kadar görmezden geldiği pencereyle neredeyse bir olmuş jaluziyi belki ilk defa kullandı. Sessiz sayılabilecek bir şehirdi karşısındaki her açıdan ilk bakışta pek trafik yoktu. Hatta sessiz gibiydi susmuş gibiydi her yer. Sürekli takılan pencereye gayretle abandı. Önce ileri sonra tamamen geriye ardına kadar açıverdi pencereyi ama sessizlikti karşısındaki. Televizyonu açtı modern darbe askeri darbe kadife darbe bir şey mi olmuştu endişeyle alnı kırıştı televizyon cevap vermedi elektrikler halen gelmemişti herhalde. Retro telefonu blackberry 10900ü eline aldı yine takılmıştı işte. Elleriyle saçlarını karıştırırken nadiren ziyaret edilen Amerikan mutfağına iliştirilmiş mutfak masasına şaşkın şaşkın oturdu. Dünyanın ona hafta sonu tatilinden bir önceki günü güzel cumayı tatil etmiş olması mümkün müydü? Bir şeyler normalleşene kadar beklemek en mantıklı şey gibi görünüyordu masanın bu ucundan. Saçlarını karıştırdı yavaştan acıkmaya başlamıştı, evinde ki küf kültür ortamı sayılabilecek buzdolabı kapağını açmanın manasız olduğuna karar kıldı. Süründürerek okuduğu ütopya’yı eline alırken sanki dışarıdan bir kadın sesi gelmekteydi. Yerinden doğruldu biraz çekinerek pencereden göz ucuyla dışarı baktı biri ağlamaktaydı, kimse yoktu etrafta o şövalye değildi ki hem ağlasındı evden çıkmamalıydı en doğrusu buydu ama sanki tüm boşluk kadın olmuştu.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder