Gözünü aynı tanıdık kokuya açtı. Her günkü gibi, kalabalık bir havasızlıktı uyandığı. Doğrulduğu yerle dışarıyı ayıran tek bir kapıydı. Yalnızca bir engel vardı yabancıyla arada. O da hafiften çarpılmış yer yer örselenmiş bu kapıydı. Gün sevgilisinden ayrılmamış, aymamıştı daha, ayağını kapıdan dışarı uzattı. Ürperdi. İlk ayak parmakları uyandı. Biraz sonra tüm mevcudiyetini dışarı çıkarmıştı. Bir yıkıntının içinde tek başına durakaldı öylece. Aceleyle bir yerlere yetişmesi gerekiyordu. Hatırladı. Aceleci davranmalıydı. Etrafındaki tüm gecenin binaları, sanki eteklerini havaya kaldırıp, toprağa bağlı cılız küçük bacaklarının üzerine kalkıp, koşarak uzaklaşacak gibiydi. Aceleci davranmalıydı. Aceleci davranmak önemliydi. Aceleci davranmanın önemli olduğu genlerine işlenmişti. Hayata gözünü açtığı bu tek odalı ev, aceleyle yapılmış, betonu aceleyle karılmıştı. Sonra içine yerleşen ailesi aceleyle doldurmuştu her noktasını. Kendileri gibi hayata acele etmiş on çocukla. O çocuklar da acele etmişlerdi, aç kalmak, hastalanmak ve örselenmek için. En aceleci olanları aceleyle atılırdı hayata; E-5’te mendil satıp, araba camı silerek. Aceleyle okuldan atılırdılar, aceleyle yaşardılar hayatı… Her şey bu kadar somuttu. ‘Acele etmek önemliydi’ dedi bir kez daha kendi kendine; acele etmezse yirmi dakikalık yürüyüş yolu kırk dakika olurdu. Konserve otobüsü belki erken gelirdi, belki geç, belki yolda kaza olurdu. Acele etmek şarttı. Acelecilik genlerinde vardı.
Acele etti o da. Aceleci kalabalığa karıştı. Saçmaydı günün böyle başlaması. Sanki biri tetiği çekmiş, şehrin yüz ölçümüne dağılmışlardı. Bu acele eden kalabalıkta kimse hedefi vuramamıştı. Ticarethaneler uyanmamış, hepsinin yüzleri örtüktü. Kepenkler geçen yağmurdan yarıya kadar kirliydi. Altta kalan diğer kısmında ise su hınzırca boy vermişti. Bir önceki yağmurdan bir karış daha yukarıdaydı. Yaklaşan kışla, etrafını saran binadan elbiselerin arasında biraz, hep daha yükselirdi. Her sene felaketlerin başlangıcı olurdu ilk yağan yağmur. Bu sene yağmur bile acele etmişti.
Ev dedikleri tek göz oda su dolmaya onlar uyurken başlamıştı. Allahtan uykuları hafifti felaketi bekler gibi. Evin annesi içeriye dolan suya yine şaşırmıştı. Evin kalabalığı acele etme konusunda yağmurdan yer yer hızlıydı. Ayaklarının ıslandığı son uykusuz gece olacaktı. O gece karar vermişti. Yürürken aceleyle, aklına endişeleri getirmedi. En azından uzun vadeli olanları…
Acele etmesi gereken bir sırası vardı. Otobüs yine durağı ıskalamış, bir geliş saati ise zaten hiç var olmamıştı. Kapıları o bilindik sesle açıldığında içerden kesif bir koku ve oksijensizlikten rehavete düşmüş insanlar sökün etti. Büyük güçlerin savaşını andırır bir şiirsellik vardı bu tabloda. Birkaç kendini bilmez inmeye gayret sarf ederken, bütün dünya otobüsün içine doluşmaya çalışır gibiydi. Otobüs her günkü gibi aynı keşmekeşi sırtlanmış yola karıştı. Sürü psikolojisi işte bu otobüstü. Sabahın 7.30’unda şoför kime sinirlendiyse otobüs topluca o tarafa yatıyordu. Herkesin yüzünde aynı uyku hali…
Her durakta ‘arkada boş yer var ilerleyelim’ ve sonrasında gelen blink blink sesleriyle açılan biraz ayılıp otobüsün kapısı kapandığı anda tekrar uyuklayan otobüs müdavimleri. Bu müdavimlerden biri olmaya acele ediyordu o da. Ondan beklenen düşük başarı oranına rağmen, en çok ailesini şaşırtarak bir okul bitirmişti. İyi bir okulu iyi kötü bitirmişti. Çok arkadaşı yoktu, onunda acelesi vardı zaten. Acelesi olmayan insanlar uzun uzun konuşur, uzun uzun gülerdi. Okula en erken gider, eve en geç gelirdi tüm aceleciliğine rağmen. Okula bir gamsızlıkla başlamıştı. Rastlantı eseri oradaydı. Biraz olsun astrolojiyi takip etse orada bulunmasını çeşitli gezegenlerin çeşitli hal ve tavırlarına bağlardı. Derken okulu bitirmek gerektiğini fark etti. Eli ekmek tutmalıydı ki yağan yağmur romantik bir unsura dönüşsündü.
Otobüs bir sonraki durağa geldi. Yeterinden fazlası kabuğunu doldurmuştu oysaki. Kısmen daha hali vakti yerinde olan bu duraktan bazıları koketçe otobüse binmeyi reddetti. Ya aceleci değillerdi ya da fazlaca acele etmişlerdi şimdiden, bilemedi. Yine yola koyuldular. Yolda kaza olmasın düşünce bulutu üzerlerinden geçti her birinin. Sağa doğru kaykıldı hepsi. Otobüsün savruluşuna alışmıştı bedeni, doğasına işlenmiş gibiydi. Bir kaç tecrübesiz yeni yetme vardı ama Allahtan onların da savrulacağı pek bir yer yoktu. Böyle böyle otobüste seyahat eğitimlerini tamamlayacaklardı. Artık gökdelenler yakasındaydı şehrin demek ki durağı yaklaşmıştı. Sonrasında kendi bünyesinin aceleciliğine güvenip tabanvayla kat edecekti geri kalan yolu. Eli tekrar koltuk altına sıkıştırdığı o ince klasöre gitti. Bunca
acelenin nedeni bu ince klasördü. Belki bu ince klasör sayesinde bir daha acele etmesi gerekmezdi. Yine de bu fikre alışmak çok zordu. Acele etmemek, yavaş yürümek yavaş çiğnemek, lokmayı yavaş yutmak…
Denemeye değerdi yine de. Her şeyin bir başlangıcı, bir ilki vardı. Yavaşlamak da bir ilk olacaktı işte onun için. Tüm hayatını yavaşlayacağı güne koşmuş olacaktı. Tüm koşusunun amacı tatlı bir durağanlıktı. Eli hiçbir işe yaramayan dur düğmesine uzandı, otobüsün her durağında her kapısı açılırdı zaten. Yine durağı ıskaladı otobüs, o ise son kez savruldu otobüs halkıyla. Basınçla dışarı fırladılar iki kanatlı kapıdan. Derin derin havayı kokladı. Başladığı noktadan çok farklı bir tadı vardı bu havanın belki de otobüste çok uzun kalmıştı. Belki de değişmişti her şey. Belki burası bambaşkaydı. O son kez acele ederken zaman bile yavaşlamıştı. Güvenlik görevlisi neden geldiğini sorduğunda sanki durmuştu zaman.
‘iş görüşmesi için’ dedi…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder